| | Forum | Geyik Forum
» Sanat
» Edebiyat
»
Mecalİs-İ Seb'a
Edebiyat | Edebiyat dünyasını yakından takip edebilir, edebi türlerin en güzel örneklerini görebilirsiniz. Elbette ki kendi yazdıklarınızı da paylaşabilirsiniz.
Taglar: |  | | 
10-06-2007, 02:33
| | | | Mecalİs-İ Seb'a Yard. Doç. Dr. Nuri Şimşekler
S.Ü.Fen-Edebiyat Fak.Öğ.Ü.
“Yedi Meclis” adını taşıyan bu eser de Mevlâna’nın çeşitli zamanlarda kürsüden ve toplantılarda verdiği yedi vaazın yazılmasından oluşmaktadır. Eser, muhtemelen Mevlâna’nın Şems’le karşılaşmalarından (29 Kasım 1244) önce verdiği vaazların oğlu Sultan Veled veya başkaları tarafından dikte edilmesiyle bir araya getirilmiştir. Kitabın bazı bölümlerinde Sultan Veled’in İbtidânâme adlı mesnevîsinden de beyitlere rastlanması bu eserin Sultan Veled tarafından oluşturulduğu veya bazı tashihler yapıldığı intibaını vermektedir.Yine, I. Bölüm’de (Meclis) Şems’in Makâlât’ından bazı hikâyelerin aktarılması; Şems’le karşılaştıktan sonra da Mevlâna’nın bir veya birkaç kez vaaz verdiği hususunda bize ışık tutmaktadır.
Mesnevî ve Dîvân-ı Kebîr’e göre daha az yazması bulunan bu eserin en önemli ve en eski yazması Mevlâna Müzesi Kütüphanesi’nde 79 no’lu mecmua içerisindedir. Mevlâna’nın Fîhi mâ Fîh ve Mektûbât adlı eserlerinin de bulunduğu bu mecmua, 1351-1354 yılları arası istinsah edilmiş ve Gölpınarlı’ya göre her üç eser için de en sağlam nüshalar olarak değerlendirilmiştir.
Türkçe Tercümeleri
Eser ilk olarak “Mevlâna’nın Yedi Öğüdü” adıyla tercüme edilmiş ve Farsça metniyle birlikte 1937 yılında yayınlanmıştır. Farsça metnini (Prof.) Dr.F.Nâfiz Uzluk’un; tercümesini ise M.Hulûsi Karadeniz’in yapıp Ahmed Remzi (Akyürek) nin gözden geçirdiği bu neşir bazı dizgi ve tercüme yanlışlıklarından dolayı eleştiri almıştır.
Hayatının büyük bir bölümünü Mevlâna ve Mevlevîlik araştırmalarına adayan Abdülbaki Gölpınarlı, Mecâlis-i Seb’a’yı da tercüme etmiş ve açıklama ve indekslerle birlikte 1965 yılında Konya’da yayınlanmıştır (138 s.). Bu tercüme 1994 yılında tekrar yayınlanmıştır (İstanbul,143 s.).
Konuları ve Üslubu
Mevlâna hayatı boyunca 7 defa mı vaaz verdi? sorusuna kesin bir cevap bulamamakla birlikte; bu eseri oluşturan vaazların, genellikle Cuma Namazında istek üzerine verilen hutbelerden(?)oluştuğunu tahmin etmek bir cevap olabilir. Zaten Mevlâna’nın çeşitli yerlerde ve cemaatlarda yaptığı sohbetler ve açıklamaları genellikle Fîhi mâ Fîh adlı eserinde yer almaktadır. Yani rahat bir değerlendirmeyle söyleyecek olursak; Mecâlis-i Seb’a resmî vaazların toplandığı bir eser; Fîhi mâ Fîh ise hâl ehliyle yapılan sohbetlerin yazıya aktarıldığı bir kitaptır. Her iki eserin dili, hitap şekli ve konuların işleniş tarzından da bunu anlamak son derece kolaydır.
Her Meclisinde farklı, dinî ve toplumsal olayların ele alındığı Mecâlis-i Seb’a’nın ana Meclis konuları şu şekildedir:
1.Meclis : Ümmetin bozguna düşmesi, Besmele-i Şerîf’in tefsiri, Peygamberin mucizesi (Ayın yarılması).
2.Meclis : Allah’a yöneliş, günahtan çekinme, gönül zenginliği, Besmele’nin Be’si.
3.Meclis : Zâhid-ârif, Padişah-kul ve inanç kuvveti.
4.Meclis : Halka rahmet olanlar, kulluk, gerçek tövbe.
5.Meclis : Abdü’l-muttalib’in yağmur duası, benlik, insanların grupları.
6.Meclis : Münacaat, Tevrat’taki öğüt ve dünya, «Lâ-İlâhe» nin tefsiri.
7.Meclis : Aklın şerefi, bilgi ve irfan, öz’den olan ve sonradan öğrenilen bilgi.
En uzunu 1.Meclis olan (diğer 6 Meclis’in tamamı kadar) bu vaazların tamamında aynı üslûp hakim olup; önce edebî bir dille Âyetler vasıtasıyla Allah’ın yüceliği ve hikmeti övülmekte; Hz.Peygamber ve dört halifeye rahmetler okunmakta ve bir duayla asıl konu yada konulara girilmektedir. Konular işlenirken, kısmen halkın anlayabileceği basit bir üslup seçilmekte, sık sık getirilen Âyet ve Hadislerden başka temsil, hikaye ve şiirlerle konunun iyice kavranmasına dikkat edilmektedir.
Eserin genelinde hakim olan bir usûl de, konulara göre seçilmiş Hadis-i Şeriflerin açıklanması, peygamber kıssalarının anlatılması ve özellikle Dîvân-ı Kebîr’den, Mesnevî’den, Senâî ve Attar’ın eserlerinden ilgili beyitlerin getirilmesidir.
MECÂLİS-İ SEB’A’DAN SEÇMELER
Gerçek bilgi, öğrenilen değil, öğretilen bilgidir...
...Ben ümmiyim.Ümmînin iki anlamı vardır: Birinci anlamı yazmayan, okumayandır. Halkın çoğu ümmî sözünden bu anlamı anlar. Fakat gerçeğe erenlerce; sözün, işin gerçeğini bilenlerce ümmînin anlamı şudur: Başkalarının elle, kalemle yazdıklarını o, elsiz, kalemsiz yazar; başkaları olmuş, geçmiş şeyleri hikâye ederler; o ise gaybdan bahseder; henüz olmamış ve gelmemiş; fakat olacak, gelecek şeyleri hikâye eder.
Canı olan, olmuş şeyi görür;
Olmamış şeyi görense, bambaşka bir varlıktır.
Ey Muhammed, sen ümmiydin, yetimdin. Bir baban, bir anan yoktu ki, seni mektebe götürsün; yazı ve hüner öğretsin sana. Bu kadar bilgiyi, irfânı nereden öğrendin? Varlığın başlangıcından beri âleme gelen, âlemde olan her şeyi adım-adım anlattın; herkesin kutluluğundan, kutsuzluğundan haber verdin; cennet bahçelerini ağaç-ağaç gösterdin; hûrilerin kulaklarındaki küpelere varıncaya dek haber verdin. Cehennem zindanlarını çukur-çukur, bucak-bucak anlattın. Âlemin sonuna dek, (sonu da yoktur ya) ne olacaksa hepsini ders halinde söyledin. Peki, bütün bunları kimden öğrendin, hangi mektebe gittin?
Muhammed (S.A.V.) dedi ki: Benim kimim-kimsem yoktu, yetimdim; kimsesizlerin kimsesi hocam oldu benim; «Rahmân, Kur’ân’ı öğretti» hükmünce o öğretti bana. Yoksa bu bilgiyi halktan öğrenmeye kalksaydım yüzlerce, binlerce yıl gerekti; öğrensem bile bu bilgi, taklitle elde edilmiş olurdu; onun anahtarları, bilenin elinde olamazdı. Eklenti-bağlantı olurdu, özden meydana gelmiş bir bilgi olmazdı. Böyle bilginin yazısı, çizisi, şekli sûreti olurdu; bilginin gerçeği, özü-canı olmazdı... (7.Meclis, s.96,97)
Bismillâhirrahmanirrahim
(Rahmân ve Rahîm olanın adıyla) sözünün anlamı:
“Adıyla” sözünde, bütün tefsircilerce gizli bir anlam vardır; çünkü Arap, «b» harfiyle söze başlamaz. Fakat, o gizli şey nedir? Bu hususta, aralarında ayrılık vardır. Derler ki: O gizli şey, yüce Allah’tan emirdir. Yani Allah ey kulum der; “Değil mi ki Şeytan’dan sığındın; öyleyse bu hayırlı işe, benim adımla başla da onun şerrinden kurtul!” Bazı tefsirciler derler ki: O gizli şey, kulun haber verişidir; yani kul, ey Allah’ım der, Şeytandan sana feryat ediyorum, sana sığınıyorum; sana sığınmam da, işime senin adınla başlamamdır, senin adına kaçmamdır; işime, sana ve senin adını anarak sığınıp başlamamdır: Çünkü senin kutlu adınla başlanmayan her iş, noksan kalır, sonu gelmez, verimsiz olur; bundan başka bir şey bilmiyorum ben. Peygamber demiştir ki: “Allah’ın adıyla başlanmayan her hayırlı işin sonu gelmez.” Yani Peygamber, korkulan, hayırlı ve iyi olan, faydalı bulunan herhangi bir iş, Allah adıyla başlanmazsa, o işe ne kadar çalışılırsa çalışılsın, sonu gelmez, tamamlanmaz; sonunda o iş, pişmanlıkla, ziyanla biter, buyurur. İnanmıyorsan Firavun’a, Şeddad’a, Nemrûd’a bak! Şu kadar bin araçla, adamla-orduyla, güçle-kuvvetle çalıştılar, düşündüler, dünya hazinelerini harcadılar; o saltanattan faydalanmak istediler, kendilerinin iyi bir ada-sana sahip olmalarını, uzun yıllar, iyilikle, ululukla anılmalarını dilediler, buna gönül verdiler; fakat yaptıkları işlerde, Allah’ın adına sığınmadılar; bütün işleri tersine döndü; bütün umutları baş aşağı geldi. Dostluk istediler, âleme düşman tanındılar; iyi ad-san ıssı olmayı dilediler; âlemde adları kötüye çıktı; gönüllerde ulu olmayı, saygı kazanmayı dilediler; sinekten, sivrisinekten daha hor, daha rezil bir hale geldiler. Bu sözün daha da aydınlanmasını istiyorsan, Peygamberlerin hallerine bak. Onlar, hangi işi başarmak isteseler, bu adla başlarlardı, o işe ve bu ada sığınırlardı; bu ada tapı kılarlardı; bu ada, canlarının, gönüllerinin içinde yer vermişlerdi; mallarını-mülklerini bu ada fedâ etmişlerdi. Halk bizi beğensin kaydına düşmemişlerdi. Halk onlara iyi demiş, kötü demiş umurlarında bile değildi. Onlar, halkı bu ada saygı göstermeye, bu ada sığınmaya çekmeye uğraşıyorlardı. Halk içinde, halk arasında iyi bir ada-sana sahip olalım, adımız-sanımız kalsın kaydına düşmüyorlar; bu Allah adının yüce ve ulu olmasına, bu adın ululanmasının kalmasına uğraşıyorlardı. (1.Meclis, s.40)
| 
10-06-2007, 02:34
| | | SUNUŞ
"Mecâlis-i Seb'a" adından anlaşıldığı gibi, Mevlânâ'nın yedi meclisinin, yedi va'zının yazılmasından meydana gelmiş bir eserdir.
Babaları Sultan al-Ulemâ Bahâeddin Muhammed Veled'in (628 H. 1231), Belh'te vaaz verdikleri, ders okuttukları malûmdur. Sipeh-sâlâr, Mevlânâ Celâleddin'in de ilk zamanlarda babaları gibi, ders vermek ve vaaz etmekle meşgul olduğunu söyler ve Şems geldikten sonra dersi, vaazı terkettiğini kaydeder (Midhat Bahârî terc. Terceme-i Risâle-i Sipeh-sâlâr be manâkib-ı Hudâvendgâr; İst. Selanik Mat. 1331, s. 91). Aynı eserde, Mevlânâ'nın, kendi şehrimde bulunsaydım ders okutmak, kitaplar tasnif et(*)mek, vaaz ve nasihatte bulunmakla meşgul olurdum dediğini ve şiire, Anadolu halkı(*)nın isteğiyle düştüğünü söylediğini bildirir (s. 97). Bu sözlerini, "Fîhi ma-fîh" in 16. bö(*)lümünde bulmaktayız (A. Gölpınarlı terc. Remzi Kitabevi — 1959; s. 62-63). Gene Si(*)peh-sâlâr, ilk zamanlarda vaaz verdiğini yazar (s. 128). Aynı rivayet, Eflâkî Ahmet De-de'nin (761 H. 1360). "Manâkıb al-Ârifîn" inde vardır (Türk Tarih Kurumu yayın. Dev(*)re: 3, Sayı: 3. Tahsin Yazıcı'nın Önsözü, tashihi ve hâşiyeleriyle; Ankara — T. T. K. Ba(*)sımevi, I. 1959; s. 333). Gene Sipeh-sâlâr, Sultan Rükneddin ve Emir Pervâne'nin recalariyle ve Çelebi Husâmeddîn'in dileğiyle bir cuma günü vaaz verdiğini bildirir (s. 131-132). Eflâkî de, Muîneddîn'in ve Sultan Veled'in recâsı üzerine Mevlânâ'nın Konya büyüklerini kırmayıp vaaz verdiğini yazıyor ki bu vaaz, herhalde Şems'ten sonra ve(*)rilmiş olacak (I. s. 164). Eflâkî, bundan başka, bilhassa ilk zamanlarda Mevlânâ'nın va(*)az verdiğini, Şems geldikten sonra ders okutmayı, vaaz vermeyi bıraktığını söylüyor (Aynı basım; II, Ankara — T. T. K. Bas. 1961; s. 620). Aynı kitap, Mevlânâ'nın, Şems'ten önce vaaz vermekte olduğunu Şems'ten sonra vaazı bıraktığını bildiriyor (I; s. 88). Ge(*)ne aynı kitaptan, Mevlânâ'nın, bir Cuma günü, Kal'a mescidinde vaazettiğini ve vaaz(*)da XCIII. sûreyi tefsir eylediğini öğreniyoruz (I, s. 171-172). Mevlânâ'nın,
Zâhid-i kişverî budem vâız-ı minberi budem
Kerd kazâ-yı dil mera âşık-ı kef-zenân-ı tu
Ülkenin zahidiydim; minberde vaazederdim; gönül kazası beni, sana karşı ellerini çırpan bir âşık etti-gitti.
beytini de sözünü ispatlamak için alan Eflâkî (II, s. 624), bir kere daha, ilk za(*)manlarda vaaz verdiğini kaydetmektedir (II, s. 705). Gene aynı kaynak, Mevlânâ'nın, bir gün Sadreddîn'i (673 H. 1274) ziyarete gittiğini, şeyhin hadîs okutmakta olduğunu Mevlânâ gelince dersi ona terkettiğini ve Mevlânâ'nın hadîs okuttuğunu bildiriyor (I, s. 393). Aynı kitap, Şems'ten sonra Mevlânâ'nın, büyüklerin recâları ve Kuyumcu Salâhaddîn'in (657 H. 1258) dileği üzerine vaaz verdiğini söylemekte (II, s. 709), Kadı İzzeddîn'in, Konya'da yaptırdığı Cuma mescidinde, Mevlânâ'nın vaaz verdiğini bildir(*)mektedir (I, s. 105). Kadı izzeddin 656 da (1258) şehîd edildiğine göre bu vaaz da Şems'ten sonradır (b. Mektuplar; Açılama; s. 239). Bunlardan daha eski ve sağlam bir kaynak olan "İbtidâ-Nâme" de, Mevlânâ'nın Şems'ten sonra vaazı bıraktığını söyler (Celâl Humâî basımı; Önsözü, tashihi ve notlariyle; Tehran; 1355 H. 1315 Şemsî hicrî; s. 43, b. 22). Görülüyor ki Mevlânâ, Şems'ten sonra birkaç kere vaazetmiştir; fakat kaç kere vaazettiğini kesin olarak söylemiye imkân yok. Ancak, önceleri, bilginlerin çoğu gibi, meselâ muayyen günlerde ve yerlerde vaaz ederken, Şems'ten sonra bunu da bir külfet saydığı ve recâ ve niyaz üzerine vaazettiği muhakkak. Şems, Konya'ya, hicrî 642 cumâdelâhırasının yirmi altıncı cumartesi günü gelmiştir (26 Kasım 1244. Mevlânâ Celâleddin; III. basım; s. 302).
*
"Manâkıb al-Arifin" Sultan Veled'in bir vaazından bahsederken, önce hafızların Kur'ân okuduklarını, sonra Sultan Veled'in, vaaza bir hutbeyle başladığını bildiriyor (II; s. 812-813).
"Mecâlis-i Seb'a" nın, yedi meclisinde de vaaza, cümleleri seci'li bir hutbeyle baş(*)lanmakta; bu hutbede, birçok âyetten istidlal yoluyla Allah'ın kudreti, hikmeti, ululu(*)ğu, birliği övülmekte, hutbenin sonunda Hz. Peygamber'e, dört dostuna, muhacirlerle ansâra; bâzı kere, VII. mecliste olduğu gibi Hasan ve Huseyn'e rahmet okunmakta; on(*)dan sonra duâ mâhiyetinde olan münâcâta geçilmekte, sonra da bir hadîsle vaaza baş(*)lanmaktadır. Hadîs anlatılırken âyetler, dah'a başka hadîsler, söze ve konuya uygun hikâyeler, pek edebî, pek güzel olmakla beraber halk seviyesine inilerek, çevreden ve yaşayıştan örnekler alınarak birbirine ulanmakta, sonuç, tekrar tekrar, fakat her defasında bir başka şekilde belirtilmektedir. Sonlara doğru, I. ve II. meclislerde oldu(*)ğu gibi Besmele, uzun uzadıya, dinî târihten olaylar anılarak canlı bir tarzda şerhedilmekte, en sonunda, Allah'a hamdedilerek, Hz. Peygamber'e ve soyuna, sahabesine salavât verilerek vaaz, son bulmaktadır.
Dâima söylediğimiz gibi burda, gene söyliyelim: Mevlânâ'nın konuşmasiyle yaz(*)ması, şiiriyle nesri arasında hiçbir üslûp ayrılığı yoktur. Dîvân-ı Kebîr ve Mesnevi, na(*)sıl düşüncelerin, sezişlerin, gelişlerin, buluşların vezin ve kafiye kalıbına girmesinden doğmuşsa, nasıl bu iki eser arasında hiçbir ayrılık yoksa, Mesnevî'de nasıl hikâyeler anlatılıyor, örnekler veriliyorsa, Dîvân-ı Kebîr'de, nasıl sırası geldikçe bu hikâyelere, bu örneklere, tabii gazel, yahut terci' kalıpları içinde dokunuluyorsa, "Mektuplar" da da onlar, yazdırılırken, örneklere, temsillere girişilmekte, başlıklardaki hitaplardan başka, bütün mektuplarda halk diliyle konuşulmaktadır. "Mecâlis-i Seb'a" da da hut(*)belerden ve kısmen münâcât fasıllarından başka, halk diliyle, halk seviyesine inerek, hikâyelere, temsillere, örneklere dokunarak, arada şiirler inşâd etmek, hadîsleri hikâyelerle, şiirlerle anlatmak suretiyle ve aynı üslûpla konuşmadadır Mevlânâ. Tem(*)silleri, şiirlerinde olduğu gibi halktan, günlük, gündelik yaşayıştan, devrinden ve târihten almaktadır. Şişe yapanla bez çırpanın, ayağiyle çaput dövüp yıkayanın bir yerde çalışamıyacağı, zenci ile beyaz yüzlünün bir olamıyacağı, Temmuz ayında, gü(*)neş altında buz satılamıyacağı, satılıncayadek buzun eriyeceği, ateşte kızmış, kızar(*)mış saçı, taşın hemencecik delebileceği, okun temrene muhtar olduğu, mihraba yapı(*)lan kandil resminin ışık vermiyeceği, dıvara resmedilen meclis tasvirlerindeki güzel(*)lerin canlı güzel olamıyacağı, balığın suya doyamıyacağı... bütün bunlar arasında, gulyabânîlerin, sinir bozukluğu yüzünden çölde duyulan seslerin, kervan halkının helakine sebeb olacağı, yahut kasaptan et çalan kuş, Barsîsâ'nın şehvet yüzünden, di(*)ninden imanından oluşu, tilki ile davul, pâdişâhla kul, Azim’in gördüğü şaşılacak şey(*)ler... gibi halk hikâyeleri; bunlarla beraber, Hz. Hamza'yla Vahşî'nin kıssası, peygam(*)berlere âit kıssalar, hadîslerin şerhi sırasında söylenen hikâyeler, sûfîlere âit menkıbeler, Mevlânâ'nın vaaz meclislerini bezeyen, renkleştiren, halka sindiren unsurlar(*)dır.
San'atı san'at için değil, halk için kullanan, daha açıkçası inancını, halka olan sevgisini, gerçeğe bağlılığını san'at hâline getirecek bir kudrete sahip bulunan Mevlânâ'nın, bu yedi mecliste şerhettiği hadisleri, konuları bakımından yazıyoruz:
I. Toplumun değerden düşmesi, bozguna uğraması, bozgunculuğa düşmesi yü(*)zündendir. Böyle zamanda yapılacak iş; kurtuluş çâresi.
II. Suçlardan kurtuluş çekinme sınırına giriş.
III. İnançtaki kudret.
IV. Kendilerini kulların hayrına adamış olan, kendisi için yaşamıyan kullar.
V. Bilginin değeri.
VI. Gaflete dalış.
VII. Aklın önemi.
*
Bu yedi mecliste, asıl şerhedilen hadîslerle beraber kırkbir hadîs geçmekte. He(*)men her hadîs, içtimaî bir değer taşımakta.
Meclislerde, bilhassa Senâî'nin (525 H. 1130-1131), "Hadıykat ül-hakıyka ve şerîat üt-tarîka" sından, dîvânından, Attâr'ın (627 H. 1229-1230) dîvânından şiirler bulundu(*)ğu gibi Mevlânâ'nın Dîvân-ı Kebîr'inden, Mesnevî'sinden beyitler ve rubailer de var. Bâzı beyitler, Fîhi mâ-fih'te ve Seyyİd Burhâneddîn Muhakkık-ı Tirmizî'nin (638 H. 1240-1241) "Ma'ârif inde de anılmakta. Hattâ III. mecliste, Sultan Veledin "İbtidâ-Nâme"sinden beyitler bile var.
I. mecliste geçen "zenci-ayna" hikâyesi, Şems'in "Makaalât'ında ve Mesnevî'nin II. ve VI. ciltlerinde geçer. Aynı meclisteki Süleyman Peygamberin tacının eğrilmesi, biraz değişik bir şekilde, IV. ciltte anlatılmakta; Nasûh'a âit hikâye, V. ciltte pek güzel bir tarzda îzâh edilmekte. II. meclisteki tilki ile davul hikâyesi, Mesnevî'nin II. cildindedir; aynı mecliste anlatılan Süleyman-Belkıys kıssası, I. ve VI. ciltlerde pek güzel ve etraflıca anlatılmıştır. III. meclisteki H. Peygamber'in Harise'ye soruları ve onun ce(*)vapları, Mesnevî'nin I. cildinde, H. Peygamber'le Zeyd arasında geçer; Hârut-Mârût kıssası, III. ciltte anlatılır. V. meclisteki haris öküz ve öküz açlığı hikâyesi, V. cilttedir. H. Peygamber'e ve başka peygamberlere âit kıssalarsa, Mesnevî'de, birçok yerlerde, münâsebet düştükçe ve defalarca geçer. Burda, II. mecliste, hutbede, vaktin pâdişâhına, adı anılmamak üzere ve kendisini unutmadığını bilhassa kaydeden ve "üstadım" sözüyle kadri yüceltilen birine, anasına, babasına duâ ettiğini de söyliyelim. İhtimâl "üstad" dediği bu zat, devrin büyük bilginlerinden ve kendi dostlarından biri(*)dir; belki de Kadı Sırâceddin'dir (682 H. 1283).
Mesnevî'nin birinci cildi, 656 hicrîden (1258) önce bitmiştir. İkinci cilde, 662 yılı Recebinin onbeşinci günü başlanmıştır (1264).Son cilt, Mevlânâ'nın vefatından (672 H. 1273) pekaz önce tamamlanmıştır (Mevlânâ Celâleddîn, III. basım; s. 120-122). Mecâlis-i Seb'a" da Mevlânâ'nın Divan-ı Kebîr'inden beyitler olduğu gibi Mevlânâ'nın rubaileri de var; ayrıca Mesnevî'nin II. ve VI. cildinden beyitler mevcut. Bütün bunlardan baş(*)ka, Sultan Veled'in "İbtidâ-Nâme" sinde de zahitle ârifı kıyaslıyan beyitler, aynen alın(*)mış. Bunlara nazaran hükmümüzü şöyle verebiliriz:
"Mecâlis-i Seb'a", yâni Mevlânâ'nın yedi vaazı, ihtimâl Sultan Veled, yahut Çelebi Husâmeddin tarafından, vaaz esnasında not edilmiş, fakat zaptedildiği gibi bırakılma(*)mıştır. Esâsa dokunulmamak şartiyle bunlar, tekrar gözden geçirilmiş, eklentiler ya(*)pılmış, belki kendisine de gösterilmiş, belki kendisinin de tashihinden geçmiş, bu ki(*)tap bu suretle tekemmül etmiştir. Bu gözden geçirme işini, 'İbtidâ-Nâme" den beyitler alındığına göre Sultan Veled yapmıştır. Sultan Veled, "İbtidâ-Nâme" yi, Şeyh Kerimüddîn'in vefatından sonra, yâni 691 hicrî ile (1291) kendi vefat yılı olan 712 (1312) arasında yazdığından (Mevlânâ'dan sonra Mevlevîlik; s. 33; kitabe; s. 355 ve s. 43), "Mecâlis-i Seb'a" nın gözden geçirilip düzene sokulması da bu yılların arasındadır demek, sanırız ki doğru olur. Ancak, Sultan Veled, zâhidle arifi kıyasliyan bu beyitle(*)re, "bu iki bölüğü bildiren sözleri, en doğru, en isabetli olarak, o serverden dinle" mealindeki şu beyitle başlıyor:
Nakl-i sâib şinov ezon server
Der beyân-ı sıfât-ı in du nefer
Beyitler, "Hadîka" veznindedir; bu bakımdan belki de "server" diye anılan zât, Senâî'dir ve S. Veled, bu beyitleri "Hadîka" dan nakletmektedir. Biz, bu beyitleri, "Hadîka" da bulamadık; fakat S. Veled'in elindeki bir yazmada bulunabilir. Bu takdir(*)de, "Mecâlis" teki bu beyitler, "İbtîdâ-Nâme" nin yazılmasından önce de, bizzat Mevlânâ tarafından vaaz esnasında, Senâî'den nakledilebilir. Ancak meclislerde, Mevlânâ'nın dîvânından, Mesnevi'sinden, rubailerinden de nakiller olduğuna bakılır(*)sa ilk hükmün daha isabetli olduğunu sanıyoruz.
"Mecâlis-i Seb'a" nın metni, 1937 de Dr. Feridun Nafiz Uzluk tarafından İst. Bozkurt Basımevinde bastırılmıştır. Bu basımda, rahmetli Kitapçı Rizeli Hulusi'nin tercemesi de var. Düzeltme işlerine, Üsküdar Mevlevi Şeyhi Ahmed Remzî nezâret etmiştir. Fakat esefle söyliyelim ki metin, baştan başa yanlışlarla doludur. Meselâ, I. mecliste, düzeltme cetveline girmiyen onaltı yanlış var.
….
Dr. F. N. Uzluk'un büyük bir hüsn-i niyette giriştiği bu iş, tashih ve terceme hatâları yüzünden başarılamamıştır. Bu bakımdan, "Mecâlis-i Seb'a" yi, ye(*)niden ele almak lüzumunu duyduk.
"Mecâlis-i Seb'a" nın en doğru ve sağlam nüshası, Konya'da, Mevlânâ Müzesi K. da, 79 no.da kayıtlı mecmuadadır. "Fîhî mâ-fih" ve "Mektuplar" da esas olarak kabul et(*)tiğimiz bu nüshada "Mecâlis", Sultan Veled'in vefatından kırk-kırkbir yıl sonra yazılmıştır. Mecmuayı tertipliyen, Mevlânâ'nın, Çelebi Husâmeddîn'in elyazılarını dahi görmüştür (tavsifi için "Fîhi m.i-fih" in ve "Mektuplar" in sunuş kısımlarına bakınız; s. XVII - XIX, XXII.). "Mecâlis-i Seb'a", bu mecmuanın 89 b-197 a yapraklarındadır. So(*)nunda şu ketebe var:
……
Terceme esnasında, lüzum hâsıl oldukça F. N. Uzluk'un basımına da müracaat ettik ve bâzı mühim farkları notlarla gösterdik. Tercemede üslûp özelliğini vermiye bilhassa çalıştık. Metinde geçen âyetleri, ayrıca göstermek için sona almadık; bulun(*)masını kolaylaştırmak için not halinde ve numaralarla gösterdik. Hadîsleri, meclisle(*)rin sırasına riâyet ederek son kısma aldık ve kaynaklarını, sahîfe numaralariyle işaretledik. Gene metinde geçen şiirleri Senâî'nin, "Hadîka" sını, dîvânını, Attâr'ın ve Mevlânâ'nın Dîvân-ı Kebir'ini, Mesnevî'sini tarayıp bulduklarımızı işaret ettik, yaz(*)dık. Kimlerin olduğunu bulamadıklarımızı da belirttik. Bu tarama işinin ne kadar yo(*)rucu olduğunu, ne kadar zaman aldığını söylemiye sanırım ki hacet yoktur. Onun için bulamadığımız şiirler için özür dileyeceğiz. Metinde geçen ve açıklanması gereken husûsî adlarla hikâyeleri ayrı bir bölümde, alfabetik olarak îzâh ettik; hangi mecliste geçtiğini de be(*)lirttik; en sonra, bâzı lügatlere âit de bir açılama ekledik. Bizde metin basmanın ne kadar güç olduğunu söylemiye hacet yok. Millî Eğitim Bakanlığı bu işi ele almaz; mü(*)esseselerin bu işi ele aldığı yoktur; kütüphaneler, satılmaz diye basmazlar; bu işe yak(*)laşmazlar. Fakat gönül ister ki Mevlânâ'ya âit en sağlam, en doğru metinler de basıl(*)sın ve bu şeref, bize âid olsun; başkalarına müracaattan müstağni kalalım. Ama bu işi kim yapacak; bu dilek, ne vakit gerçekleşecek? Bilemeyiz.
Kusurlarımızın, Mevlânâ sevgisine bağışlanmasını dileyerek ondan, onun sözle(*)rinden aldığımız bu sunuş sözünü kesiyor; hâmûş oluyor; sözü söz ıssına bırakıyoruz.
11 Safer 1385; 11 Haziran 1965 Cuma
Bende-i bendegân-ı Mevlânâ
Abdülbâki GOLPINARLI
| 
10-06-2007, 02:34
| | | Rahmân ve Rahîm Allah Adiyle
(Birinci Meclis)
Hamd, âlemi aletsiz yapan, gönle gelen herşeyi, söylenen her sözü, uğranan her hali bilen, oluruna bağlanacak ve halden hale girilecek her türlü sıfatın, zâtına yol bulmasından münezzeh olan Allah'a. Bir padişahtır ki hiçbir kimsenin, onun hükmüne, onun buyruğuna karşı durmıya gücü yoktur. Allahlığını apaçık delillerle bildirmiştir; akıl gözü, doğru - düzen bakar, yerli yerinde görürse, birliğine şahadet eder. Gücü - kudreti, her mahlûkun gücünden - kudretinden üst olmuştur; dileği her yaratılmışın dileğinden üstün olup ister o yaratılmışın aleyhine olsun, ister lehine, hükmü, yerine gelmiştir. Bir kişiye başarı vermiş, çalışmasını verimli kılmış, halini düzene sokmuştur da büyüklüğünü görsün diye gönlünden şüphe perdesini kaldırıp açmıştır. Birini de tek başına bırakıp aşağılatmış, şaşkınlık ve bilgisizlik yerlerine sürmüş, vaktini yitirmiş, yaptığı işleri yok etmiş, lûtfunu, ihsanını, keremini ona haram etmiştir. Halkı, helak uçurumundan, azap tehlikesinden kurtarmak için Muhammed'i, esenlik ona, "Her yana yayılan sancakla, kınından sıyrılmış kılıçla göndermiş", peygamberliğinin güneşini dolunaylar gibi parlak bir toplulukla kuşatıp doğdurmuştur; kalbine de, nur gibi parıl parıl parlıyan ve kalplere şifa olan bir kitap indirmiştir. "Ey insanlar, rabbinizden size bir öğüt ve gönüllerdeki dertlere şifa geldi.(1) Halk aslı olmayan şeylere uymuşken onu doğrulukla ve doğru yolu göstermek için gönderdi; onlarsa körlerdi, görmüyorlardı; sağırlardı, duymuyorlardı; dilsizlerdi, konuşamıyorlardı(2). Allah'ı bırakıp da ondan başka hiçbir şeyi yaratmıyan, yaratamıyan bir varlığa mı kulluk ederler? Oysa, kendileri de yaratılmışlardır(3). Yalanlıyanlar, onu yalanlamakla kutsuz oldular; gerçekleyenlerse, onu gerçeklemek yüzünden kutlu oldular. Allah'ın rahmeti ona ve soyuna olsun; bilhassa suçlardan çekinen Abû-Bakrı's-Sıddıyk'a, doğruyla aslı olmıyanı ayırdeden temiz Ömer'e, iki nur ıssı arınmış Osman'a, Tanrı rızasını kazanmış, ahdine vefa eden Ali'ye, başka muhacirlere ve ansâra olsun; çok çok esenlikler onlara.
Münâcât:
A benim sultanım, a benim padişahım, bizim hırs ateşimizi rahmet suyunla söndür; özliyen canlara birlik şarabını tattır. Gönlümüzün marifet ışıklariyle, birlik sırlariyle nurlandır, aydın bir hale getir. Sonsuz, kıyısız-bucaksız rahmet ovanda açıp yaydığımız umut tuzaklarımızı, dilek ağlarımızı kutluluk kuşlariyle, yücelik avlariyle şereflendir, yücelt. Bağrı yananların seher çağlarında çektikleri ahları, kabul ediş, kerem buyuruş kulağıyla duy. Aşıkların, o canların topluluk yerine çektikleri hasret yanışiyle her solukta gökkubbeye ağan gönül dumanlarım, buluşup kavuşmanın güzel kokulanyla bürü. Aşk saltanatının damına, bekçiler gibi sopacıklarım vuran sözlerimize, söyleyip işittiklerimize, "Ecirlerini sayısız olarak öder"(4)lûtfundan dâimi ihsanlarda bulun; sözlerimizi, hâlin özü, özeti kıl; hâlimizi, söz ve dedikodu tehlikelerinden geçir, kurtar; iki dünyanın da kötülüğünden koru; düşmanların bize olmasını, başımıza gelmesini diledikleri şeyleri bizden uzaklaştır; dostların, hakkımızda diledikleri, umdukları şeylerden daha yüce kıl, daha iyi et bizi ey lütuf hazinesi sonsuz olan, ey geniş denizi, keremiyle, insaniyle uçsuz-bucaksız bulunan. Allah ona rahmet etsin, esenlik versin; Mustafa'nın hadislerinden bir hadisle vaaza başlıyalım:
O korkutucu müjdeciden, o eşi-örneği bulunmayan korkutucudan, şeriat ıssı peygamberlerin ulusundan, gökyüzünün de, yeryüzünün de ışığından rahmetlerin en üstünü, övüşlerin, esenliklerin en parlağı ona olsun; peygamberlerin en güzel, en açık ve yerinde söz söyliyeninden gelen en doğru hadisler arasında rivayet edilen hadistir; buyurmuştur ki:
"Ümmetimin değerden düşmesi, bozgunluğa düştüğü, bozulduğu zaman olur; ancak ümmetimin bozgunluğa düştüğü zaman benim sünnetime sarılan değerden düşmez, bozulmaz; hem de ona yüzbin şehidin sevabı verilir." Allah'ın elçisi doğru söylemiştir. İki âlemin elçisi insanlara ve cinlere yol gösteren, "Ömrün hakkıyçin" hususiyetine mazhar olan(5), "Sen olmasaydın" yüceliğiyle yüceltilen, "Ben Arabın en güzel söz söyleyeniyim" hükmünce en güzel ve yerinde söz söyliyen, "Âdem de, ondan sonrakiler de kıyamet günü benim sancağımın altındadır; fakat övünmem ben" hükmünce kendisine uyulan, izi izlenen, 'Yokluk övüncümdür" diyen, şöyle buyurmaktadır: Ümmetimin değerden düşmesi, bozgunluğa düştüğü zamandadır. Yâni, benden sonra hiçbir peygamber gelmiyecektir; hiçbir peygamberin ümmeti de benim ümmetimden üstün olmıyacaktır; netekim ümmetim, İsâ ve Mûsâ ümmetinden üstündür. Dinimin önceki dinlerin hükümlerini kaldırdığı gibi benim dinimin hükümlerini kaldıracak, bozacak, değerden düşürecek bir din de yoktur. Ey Allah'ın elçisi dediler; o halde ümmetin ne yüzden değerden düşer? Buyurdu ki: Ümmetim bozulmaya başladı mı, bozgunculuğa girişti mi, giyindikleri, iki dünyada da parıl-parıl parlayan'Tanrıdan çekinme elbisesi daha da hayırlıdır" (6) elbisesini, suç dumanı bürür; giyinmiş oldukları gökyüzünün o atlas elbisesini, Muhammed'e mensup o değerli ipek kumaşı yıpratırlar; islere-paslara bularlar, değerden düşürürler. Ey Allah'ın elçisi dediler, böylece islere-paslara bulanır, değerden düşer, suç isiyle değersiz bir hale gelir de, "Şüphe yok ki Allah, kendilerine cenneti vermek üzere inananların canlarını, mallarını satın almıştır"(7) müşterisi alıcılığa girişmez, onların değerden düşmüş kulluk kumaşlarını almaz, "Ecirlerini sayısız olarak öder"(8) pahasını vermezse; onlar da parasız-pulsuz, azıksız-sermayesiz kalırlarsa halleri nicolur? (Şiir)
Sen, aldanış yurdunda, Temmuz ayında, Nîşâbur'da kar satan kişiye benziyorsun.
O adam, Temmuz ayında karcağızını önüne koymuştu; kendisi de yok-yoksul biriydi.
Sıcaktan kar eriyor, adam da dertle yanan bir yürekle soğuk ahlar çekerek
Şu sözü söylüyor, gözyaşları yağdırıyordu: Malımız pek kalmadı, kimse de satın almadı.
(Bu şiirde anlatılan adam gibi) feryad ederlerse, şu varlık karımız değersiz bir hale gelip, suç güneşinin ısısıyla erimeye başlarsa, gene malımızın değer bulması, umut keselerimizin dolması için biz kar satanların çaresi nedir dediler. Cevab olarak buyurdu ki: Ümmetimin değerden düştüğü zaman ancak benim sünnetime sarılan değerden düşmez.
İşi bozulup şaşıran kişinin, bir ipe sarılması yeğdir.
Sünnetim şudur: Dostlarım, yollarını yitirdiler de, yanlış yola saptılar, suç tikenliğine ayak bastılar da ayakları o tikenlikte yaralandı mı, inad edip, ısrar edip o tikenliğe gitmemeleri gerek; çünkü inat kötü şeydir.
Yoluna gül bahçelerinin kapılarını açtı; a yalınayak, niceyebir tikenliğe gideceksin?
*
İşlediği işlerde inad eden kişiyi, yedi değirmenin dönüşü unufak eder.
Ayaklarının tikenden yaralandığını gördüler mi, yanlış yola saptıklarını bilmelerini, tikenliğe düştüklerini anlamaları, önlerine, artlarına bakıp yoldaki belirtileri görmeleri gerekir. Çünkü ben, bu feryada erişilmez, iz belirmez yolda, yolcular o belirtileri arayıp bulsunlar, akılları şaşıp başları dönmesin, avcuların karda avın ayak izlerini aradıkları, o izleri izleyip koştukları gibi bu sapıklık, bu azgınlık karında benim, adı sünnet olan ve doğru yol gösteren, önceki ve sonraki ayak izlerimi arasınlar, bulup birbirlerine söylesinler diye havaya belirtiler koymuşum, bu çölde ırmaklar akıtmışım, birbiri üstüne taşlar yığmışım. Benim ayak izlerime uyarlar da suç tikenliğinden yuları çevirirlerse makbul oluş gül bahçesine dalarlar; ebedî zevk ve sefaya dalan, sonsuz padişahlık süren güzellerle, şehitlerle atbaşı beraber yürürler; bilece oturur, düşer-kalkarlar; bir kadehten içerler, onlarla eş-dost olurlar. "O çeşit kişiler, Allah'ın nimetleriyle nimettendirdiği peygamberlerle, gerçeklerle, şehitlerle ve iyi adamlarla eş olurlar.'(9) Hattâ bunun da yeri mi? Belki şehitlerin üstünlerinden de üstün olurlar; çünkü, "Ona yüzbin şehidin sevabı verilir" denmiştir. Ey Allah'ın elçisi, bu üstünlüğü niçin ve nasıl elde ederler dediler; çünkü onlar da iş yapmada, bunlar da; adalet terazisi de asılmış. Hangi adalet terazisi? "Ve gerçekten de insan ancak çalıştığını elde eder"(10) terazisi; söz budur ancak, elde ettiğin ecir, didindiğin, yorulduğun kadardır terazisi; "Artık kimin, terazilerindeki tartısı ağır gelirse"(11) terazisi. Senin bile zerre kadar aklın var da işçileri işe yollarsın; sonra da filân işçi bağda on gün bel belledi; filân işçi beş gün, filân işçi de bir gün çalıştı diye yazarsın; her birine işlediği işe göre para verirsin, yanılmazsın; böyle olduğu halde "Ben sizin bilmediklerinizi daha da iyi bilirim'(12) bilgini "Zerre kadar bir şey bile gizli kalmaz ondan, göklerde olsun, yeryüzünde bulunsun"(13) hükmünün bilgini, o herşeyi bilen Tanrı, kara karıncanın kara taş üstünde kapkaranlık gecede, o incecik ayaklarla, düşüp kalktığını, koşup gittiğini bilir, görür; o kapkaranlık gecede, o karıncanın hızlı, yahut yavaş, yahut orta derecede gittiğini, yuvasına, yahut yem toplamıya yöneldiğini gören o yüce, o noksan sıfatlardan münezzeh Tanrı, o bilgin Tanrı, kullarının ne kadar zahmet çektiklerini, ne kadar çalıştıklarını, gönülleri hasretlerle, ahlarla dopdolu âsîlerin gözlerinden dökülen yaşların, tapısındaki ariflerin gönüllerinden sızıp damlayan kan katrelerinin, seher çağlarında, o çağları teşbih ederek geçirenlerin soluklarının sayısını, gece-gündüz, "Gerçeklik makaamında, çok kudretli bir büyük padişahın katında"(14), mücahede ülkesinin sahipleri olan, oynıya-güle nağmeler söyliyerek özlerinden gelen bir gayretle yürüyen yolcuların adımlarının sayısını bilir.
Biz gece yolcuları, yalnızlık gecesinde yol alıp durmadayız;
Padişahların taçlarına, onları bayağı görerek bakmadayız.
Canla-gönülle giderler; ne ata binerler, ne yaya yürürler. Gönülsüzdür onlar, gönüllerini vermişlerdir; binekleri de yoktur, azıkları da. Güvenç, dayanç adımına binmişlerdir; parça-buçuğun da, tümün de ıssına giderler. 'Yazarız önceden, dünyada yaptıklarını ve sonradan bıraktıkları izleri"(15) buyuran o bilgin Tanrı, cana-başa bakmıyan kullarının can feda edenlerini, önüne ön olmıyan bilgisinde bir-bir, zerre-zerre, kıldan kıla, saymamış, bilmemiş olsun; imkân var mı buna? Madem ki öncekilerin de, sonra gelenlerin de attıkları adımları, alıp verdikleri solukları, pişmanlıklarını saymıştır, yazmıştır; o adalet ıssı Tanrının adalet oku, kılı bile ikiye böler, peki; böyle bir adalet ıssının adaletine, böyle bir insaf ıssının insafına nasıl sığar, nasıl yakışır ki, bu işçiye yüz, yüzbin ücret versin de, aynı işi yapan öbür işçiye bir versin? Ey Allah'ın elçisi, ey gökyüzündekilerin de müşküllerini halleden, yeryüzündekilerin de, ey "Âlemlere rahmet olan'(16), müşkülümüzü hallet; bugün gökyüzündekilerin de müşküllerini halleden sensin, yeryüzündekilerin de.
Hakıykat erinin bu âlemde bir nişanı olsaydı,
Hatıra gelen bütün ilâhî remizlere tercemân olurdu.
Ovada uçan kuşlar, o âleme yol bulsalardı, her kuşun kanadından bütün müşküller halledilirdi.
Herkes aşk pazarına gelemez; gelebilseydi her taşın dibinde binlerce kervan görünürdü.
Allah ona rahmet etsin, esenlik versin, Allah elçisi, o önüne ön bulunmayan âlemin tercemanı, o arabın, acemin en fasihi, o ilim ve kerem mâdeni, o davulsuz, bayraksız padişahlar padişahı, o kâinatın ulusu, varlıkların ve var olanların sultanı cevap verdi de buyurdu ki: Ey gerçek dostlar, ey uygun bir inançla benimle görüşüp konuşanlar, düşüp kalkanlar, bilin ki hani sel, bütün kuvvetiyle dağlardan, tepelerden âşıkçasına, coşa-köpüre denize koşar; ırmaklar, coşa-köpüre denize akar; binlerce elle, binlerce ayakla denize ulaşır ya, çünkü sular, birbirinin eli-ayağı, bineği-durağı kesilmiştir; birbirine kuvvet-destek olmuştur su katreleri; bu kuvvetle dağlardan akar, ovalardan geçer, asılları olan denize ulaşırlar; her katre, "Dön rabbine ondan razı olarak ve rızâsını kazanmış bulunarak'(17) diye nâra atar; bu neden şaşılacak birşey olsun? Asıl şaşılacak şey, asıl görülmemiş şey, asıl sarp ve güç iş şudur: Bir dağlıkta, yahut bir mağranın içinde, yahut da aman vermez bir ovada bir katre, tek başına kalır; o katrenin mâdeni, aslı denizdir; onu arzular; o elsiz-ayaksız katre, eli yokken ayağını atar; denizin özlemiyle elini uzatır; ne sel yardım eder ona, ne de bir dostu vardır. Öyle olduğu halde düşe-kalka yuvarlanmıya koyulur; özlem ayağiyle denize koşar; zevk bineğine biner, yol almıya koyulur. Ey çaresiz katre, toprak senin düşmanın, yel senin düşmanın, güneşin ıssısı senin düşmanın. Ulaşmayı dilediğin deniz de çok uzak. Ey elsiz-ayaksız katre, bunca düşman arasından denize nasıl varacaksın sen? Ama o katre, haldiliyle der ki: Ben bir katreyim ama uçsuz-bucaksız denizin yardımıyla içimde bir özlem var. "Biz emaneti yükledik insana; şüphe yok ki o, çok zalim oldu, çok bilgisiz bir hale geldi"(18) hükmünce zayıfım; "Şüphe yok ki biz, arzettik emaneti göklere ve yeryüzüne ve dağlara; derken onlar, onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular"(19) hükmünce bu çölde seller bile yol alamamaktan korkup titremektedir; bu amansız çölün tehlikesinden gökler bile titremektedir; dağlar bile rabbimiz, biz bu emaneti yüklenemeyiz, gücümüz yetmez diye feryad etmededir; yeryüzü bile ben o yol alanlara toprak kesilmişim ama canımda o güç, o kuvvet yok demededir; fakat bir katreden ibaret olan insanın canı, hizmete bel bağlamıştır da der ki:
Sen bana bir yürek ver de yiğitliği seyret; bana, benim tilkim de de arslanlığımı gör.
Zayıfım, arığım, çaresizim ama değil mi ki can kulağıma "Andolsun ki biz Âdemoğullarını üstün ettik"(20) sesi ulaştı, o sesin inayet eserlerini duydum; ne zayıfım, ne arığım, ne de çaresizim; dünyanın çaresini bulurum ben.
Okluğumu senin oklarınla doldurdum mu, Kafdağının bile belini çeker bükerim.
Kendimi gördükçe, kendi gücüme güvendikçe zayıfım, gücüm-kuvvetim yok; bütün zayıflardan da daha zayıfım; bütün çaresizlerden de daha çaresizim. Ama bakışımı, görüşümü değiştirdim de kendimi görmedim, senin lûtfunu, senin yardımını gördüm mü, "O gün yüzler parlar, güzelleşir ve rablerinin lûtfunu bekler'(21) hükmünce niçin zayıf olayım; niçin çaresiz olayım; niçin çaresizlere çare bulmayayım? Niçin insan olayım; niçin o soluğun o zamanın mahremi kesilmiyeyim?
Ay yüzlüm geldi mi, ben kim olabilirim ki, ben kim olabilirim ki?
Zâti ben kendimden geçtiğim zaman var olurum.
Bende bir kâr, bir varlık görürsen, bil ki o kâr, o varlık, odur.
Benden bir gölge görürsen bil ki o gölge benim.
Bana, o söz söylerse, Yûsuf gibi "Size ne paylama var, ne kınama"(22) hükmü zuhur eder.
Fakat ben ona söz söylersem, Mûsâ gibi "Beni kesin olarak göremezsin"(23) hükmü zahir olur.
Söz hem gizlidir, hem meydanda; fakat o, daha fazla sever
Bana söz söylemeyi; o bana söz söyledi mi orda ben, söz kesilir-giderim.
Tekrar Mustafâ'nın sözünün anlamına, onu gerçeklemiye, bildirmiye, o can sırrını, o sözün içyüzünü anlatmaya döndük. Ne mutlu o kişiye ki özü vardır, canı vardır. O söz, öz ister ki özü bilsin, anlasın; can gerektir ki candan tad alsın. Ey benim aziz canım, ey beni arıyanım, dileyenim, sen arayıp dilemede bir perdeden çıktın mı, anlam gelini de bir perdeden çıkar. Sen, ikinci perdeden sıyrıldın mı, o da ikinci perdeden çıkar, belirir. O sana diyor ki:
Tek olur, birliğe ulaşırsan, gönlüm de birleşir seninle;
Halkın sevgisinden, insanların aşkından vazgeçerim.
Ama sen, gene tutar da dilek-istek hükmüne uyar, perde altına girersen, o da perde ardına çekilir, gizlenir. Ey anlam gelini, ey âlemin dileği, ey gayb güzeli, ey ayıpsız olgunluk diyorsun; yüzünü gösterdin, neden gene perde ardına çekildin? O da cevap veriyor, diyor ki: Sen dilek, şehvet perdesinin ardına çekildin de ondan.
Sevgili, öyle darmadağın geldi ki sorma;
Ayrılığı öyle ateşlerle dopdolu geldi-çattı ki sorma.
Dedim ki: Yapma, etme; sen yapma da dedi, ben de yapmıyayım;
Bu bir tek söz, öyle hoşuma gitti ki sorma.
Bir gün, Allah ona rahmet etsin, Süleyman, "Yeli ona teshir ettik"(24) tahtına oturmuştu. Kuşlar havada kanat çarpmışlar, güneş Süleyman'a vurmasın diye bir kubbe kurmuşlardı. Hem taht uçuyordu, hem kubbe; "Sabahleyin bir aylık yol alırdı, akşamleyin bir aylık yol"(25) hükmünce havada uçmadaydı. Ansızın o nimetin şükrüne lâyık olmayan bir düşünce, Süleyman''ın gönlünden geçti. Hemen başındaki tacı eğrildi. Tacını doğrulttukça tac gene eğrilmede, gene yan yatmadaydı. A tac dedi, doğru dursan a. Tac dile geldi de ey Süleyman dedi, sen doğrul. Süleyman hemen secdeye kapandı, "Rabbimiz nefsimize zulmettik"(26) diye tövbe etti; eğri duran tac kendiliğinden başında doğruldu, düz durdu. Süleyman, sınamak için tacı eğrilttikçe tac, doğru, düz duruyordu. Azizim benim, senin tacın zevkindir, vecdindir, gönül ıssılığındır. Senden zevk gitti mi, dondun, buz kestin-gitti, tacın eğrildi artık.
Halktan gelen zevkten beden varlığı doğar;
Hak'tan gelen zevkten gönül doğar, can doğar ey can(27).
Ey vaktin Süleyman'ı akla, ruha mensup peri yüzlüler, senin buyruğunun altında; nefse, şeytana mensup şeytan yüzlüler de varlık tahtının Önünde koşmada.
Yüzüne karşı şeytan ve peri ordusu, çevrende saf düzmüş;
Süleyman saltanatı senin; yüzüğü yitirme.
Barışı savaştan ayırdet; çünkü iyi değildir
Şişe yapanın sanat yurdiyle bez yıkayanın bez yıkadığı yerin, bez çırptığı yerin aynı yer oluşu.
Varlık dükkânında ibadet, zevk, şevk şişelerini yapanla dilek-istek bezlerini çırpıp döven, yıkayıp arıtan, bir arada olursa, şişeci, on gün bu dükkânda kulluk şişelerini yapar; bez çırpıcı bir ayak vurur, bir tekme atar, dükkân yerinden oynar, bütün şişeler kırılır-gider; "Yaptıklarınız mahvolur gider de anlamazsınız bile.'(28) Şimdi ey vaktinin Süleymanı, zevk ve öz doğruluğu tacını, canının başında görmedin mi, kendini donmuş, kararmış, sevdalara, karaltılara mahpus olmuş görürsün. Ey zevk, nerdesin, ey şevk, hangi perdenin ardmdasın diye bağırmıya başlarsın. O giden zevk, geri gelsin diye ne kadar çalışırsın, uğraşırsın; fakat gelmez bir türlü. O öz doğruluğu tacını başında ne kadar doğrultursan doğrult; gene eğrilir, gene doğru durmaz; sen doğrul da ben de doğrulayım diye seslenir sana. "Şüphe yok ki Allah, bir topluluğa ihsan ettiği nimeti, onlar kendi huylarını değiştirmedikçe değiştirmez."(29) Ululuk ıssı yapıcı, usanmadan verici, önüne ön, varlığına bir başlangıç bulunmayan, fazladan fazla verip duran Tanrı, ululuğu arttıkça artsın, böyle buyurur: Ben ki Tanrıyım, ben ki verenim, bağışlayanım; vereni, bağışlayanı yaratanım; kullara bir nimet verdim mi, onlar, yaptıkları işleri, aralarındaki düzeni ve yaşayışlarını değiştirmedikçe âslâ değiştirmem. Şimdi ilk hadîsi tamamlamaya geldik; çünkü bu sözümüze, 'De ki: Deniz mürekkep olsa tükenir rabbimin sözleri tükenmeden, hattâ o deniz kadar bir deniz daha eklense gene tükenir, yazılamaz"(30) hükmünce son yoktur. Akıllıya bir işaret yeter. Buyuruyor ki: Ancak ümmetimin bozulduğu zaman sünnetime yapışan başka. Yâni o özlem çeken tertemiz can katresi canan denizinden uzak kalmış, perdelerle örtülmüş, balçık âleminde, can ve gönül iştiyâkıyla kuru yeryüzünde balık gibi çırpınmadadır. "İslâm garib olarak başladığı gibi garib olarak döner" hükmünce öbür katreler de ona yardım etmezler. Bâzı katreler toprağa karılmıştır; bâzı katreler yapraklarda asılı kalmıştır; bâzı katreler karanlıkların vesveselerine dalıp kendilerini çarmıha germişlerdir; bâzı katreler, ağaçların dadılığiyle onların kökleri tarafından emilmişler, ağaçların köklerine girmişlerdir. Her can katresi, bir şeyle oyalanmada. Biri terzilik etmede; biri ayakkabıcılıkla uğraşmada. Biri ahilik sevdasına kapılmış; Öbürü çeng dinlemiye düşmüş; daha öbürü de kokuya, renge kaptırmış kendini; denizi unutup gitmişler. O seller yüzbin katreydi; bir araya toplandı o katreler; "Bir de ileri geçenler ki herkesi geçmişlerdir" (31) hükmünce birbirinin gücüyle-kuvvetiyle yol açmışlar, akıp gitmişlerdir. Dostlardan ayrı düşen bu tek katre ise, o geniş mi geniş, uçsuz-bucaksiz yolu, çölü tek başına önüne koşmuş, dostsuz, yardımcısız, güveneceği, dayanacağı kimsesi olmadığı halde, sınıkları onaran, herşeyi yetiştirip geliştirene dayanmış, o sellerin yüzbinlerce katre ile aştığı çölleri, belleri tek başına aşıp geçmiye koyulmuştur. Bir tektir ki bin kişiye bedel; gönlü ganî bir erdir. Onları sayarsan azdır onlar; ama saldırdılar mı çoktur onlar. îşte o tek katre, yüzbinlerce katrenin yaptığı işi yapar. "Ancak ümmetimin bozgunluğa düştüğü zaman benim sünnetime sarılan değerden düşmez, bozulmaz" denmiştir ya. Artık bu, katre değil, katre şeklinde seldir. "Şüphe yok ki İbrâhîm, tek başına bir ümmetti."(32) Peygamber'e, esenlik ona, İbrâhîm'in ümmetinin hâlini sordular. Cevap geldi; İbrâhîm'in ümmetini ne soruyorsun dendi; kendi başına hem ümmetti, hem bölüklerdi; hem padişahtı, hem başlı başına orduydu. Hem katreydi, hem kendi başına seldi. Ümmet, yüzbin kişi olur; "Şüphe yok ki ibrâhîm tek başına bir ümmetti" (33); bin kişiydi, belki de yüzbinlerce kişiydi o.
Bilgin kişinin varlık gemisi şaşılacak birşeydir;
Gözü gören kişinin kuyuya düşmesi şaşılacak birşeydir.
Denizde yüzüp gezen gemiye şaşılmaz;
Bir gemide yüzbinlerce denizin bulunuşu şaşılacak birşeydir.
*
Yûsuf'umun kokusu duyuldu mu, kör olanın gözü açılır-gider.
A gönül, neden denizden ayrıldın? Öylesine denizden ayrılır mı adam?
Denizden ayrılıp karaya düşen balık, çabucak tekrar oraya kavuşmak için çabalar, çırpınır-durur.
Birisi aşk denizine karşı, gönül neden böyle coşar, deli-divâne kesilir derse
Sen cevap ver de de ki: Katre denizin Özlemiyle kararsız bir hale gelir, pervasız kesilir.
Gene cevap ver de de ki: Zerre, güneşin karşısında şaşkın bir hal alır, görünmez olur-gider.
Azizim benim, denizin ayrılığına alışan, hattâ denizi anmayan, kimi bir yaprağa asılıp kalan, kimi toprağa karılıp emilen o can katresi, sanırım ki bir edepsizlik etmiştir de onun ayağına bu tomruğu vurmuşlar, ayağını altından, gümüşten, mücevherden bir bağla bağlamışlardır; o da o bağa, o bağlantıya gönül vermiştir, âşık olmuştur da gümüşün, altının aşkıyle o bağı, bağ görmez. Artık ona öğüt vermiye kalkışma ki onun bağı öğütten de kuvvetlidir; o yüzden öğüt ona yol bulmaz; öğütten faydalanamaz o.
Bu konağın malı-mülkü, atlası tez yürüyen cana bir zincirdir.
O, altın zinciri gördü de aldandı; can, o çölü aşamadı, bir kuyu deliğinde kaldı-gitti.
O delik, görünüşte cennettir, gerçekteyse bir cehennem;
O, görünüşte gül yüzlüdür amma, zehirle dopdolu bir yılandır.
Ey olgun olmıyanlar, sakının o gül yüzlüden; çünkü o gül yüzlü, sohbet çağında cehennemliktir, cehennemdir(34)
Öylesine bir hal bu ki, o adamın anlayış, biliş deliklerini o rengin, o kokunun, o dedi-kodunun aşkı tutmuş, kapatmıştır; hem de öyle tutmuş, Öyle kapatmıştır ki, bir iğne ucu kadar bile bir delik, bir kertik kalmamıştır ki, öğüt ordan yol bulsun da girsin; hattâ öğüt verene düşman bile olur. Çünkü Zenci daima aynaya düşmandır; öğüt verenler vaazedenlerse ya aynadır, ya aynacı. Nefse âşık olanlarla dünyayı dileyenler, çirkin suratlı, Zenci yüzlü kişilerdir. "Şu dünyada artlarından lanet ettik onlara ve kıyamet günü de onlar, çirkin bir azaba uğrıyanlara katılacaklar"(35). Ama Zengibar vilâyetinde çirkinlik, kara yüzlülük nasıl görülebilir ki orda erkek de aynı renktedir, kadın da, hepsi de birbirinin cinsindendir. Hele bir bekle, ecel bineğine bindirsinler, bu ilden çıkarsınlar onları, yurtlan yedi kat gök olan ve ışık melekleri bulunan, "Büyük hayırlı ve itaatli"(36), güzel. Türkle Rûm yüzlü güzellerin yanına götürsünler; onlar, kendi rezilliklerini, o Rûm iline mensup ruhanîlerin katında görürler; hasret çekerler; yanar-yakılırlar amma hiçbir faydası olmaz. İşte bu yüzdendir ki onlar aynaya da düşmandırlar, ayna ıssına da.
Bir Zenci yolda bîr ayna buldu; aynaya bakıp yüzünü gördü.
Yassı bir burun, çirkin bir yüz, ateş gibi gözler, kömür gibi bir çehre.
Ayna, onun aybını gizlemediğinden, hemen onu yere vurdu da dedi ki:
Böyle bir çirkinlik ıssı olan, aybı, çirkinliği yüzünden elbette yere atılır.
Benim gibi işe yarar birisi olsaydı, güzel bir yüz ıssı bulunsaydı bu yolda böyle hor-hakıyr kalır mıydı bu hiç?
Ama Türk ilinden, Rûm ülkesinden olup da çocukluğunda tutsak edilerek Zengibar'a götürülen kişinin yüzündeki karalık zenciliğinden değildir. Onun yüzüne bir düşman o karayı sürmüştür. Aynaya bakıp bembeyaz yüzündeki karalığı görünce acaba der, yüzüme ne sürmüşler; bütün yüzüm neden ak değil? Demek ki aklıkla karalık savaştadır; hani "Andolsun kıyamet gününe ve andolsun kendini kınayıp duran nefse"(37) denmiştir ya. Yahut da o, kara yüzlüler arasına düşmüştür; onlar, sen aksın, biz karayız; sen bizden değilsin diye onu yabancı sayarlar. O da yapayalnız, kimsesiz kalır. Onlarla uzlaşmak için kendisini yabancı tutmasınlar diye yüzüne bir kara sürer; "Şüphe yok ki eşlerinizin ve evlâdınızın bâzısı düşmandır size1*381 hükmünce kara kızlar kendisinden ürküp kaçmasın diye yüzünü karalar. Bu kara kızcağızlar, şu geçici âlemin güzelleridir, dilberleridir, tadlarıdır, şehvetleridir. Onlar sizin ay gibi yüzünüze düşmandır. Onlar için yüzlerinize kara sürüyorsunuz ama kendinize gelin, kendinize; şu karalığı yüzünüzden giderin; olmaya ki çok kalması yüzünden yüzünüzdeki karalık asıl renginiz! boza, onlarla sizi aynı renge boyaya; yüzlerinizdeki o aklık, o kızıllık ışığı, zaman geçtikçe o karalığın altında pörsüye; eğreti karalık asıl renginiz ola. Tez o renkten ayrılmayı dileyin; yüzlerinizi onların o berbat kara renginden arıtın; çünkü eğreti şey,zaman geçtikçe, eskidikçe huy olur-gider. O vakit yüzünüzde, aklıktan armağan olan o ak renk kalmaz; karalık can yüzünüzü kaplar; "Kim bir günah kazandı, vebali kendisini sardı, kapladıysa işte o çeşit adamlardır ateş ehli; onlar, ateşte ebedî kalırlar" (39) denmiştir. Bir kez huy oldu, adama yamandı mı adam, kara yüzlülükten kurtulamaz. Netekim "Birgündür o gün ki yüzler ağarır, yüzler kararır"(40) denmiş. Çünkü bir bölük halkın yüz karalığı, gönüllerindeki karalık, eğretidir; bâzı kimselerinse aslîdir. Yarın kıyamet deresinin suyu göründü mü, hemen başkaldırırlar; mahmur bir halde ölüm uykusundan uyanıp kalkarlar, yüzlerini yıkarlar; hani uyuyan kişi de yatağından kalkınca "Yüzlerinizi yıkayın"41' hükmünce yüzünü yıkar ya; yüzlerini yıkayınca Türk olan. Rûm ülkesinden bulunan kişilerin yüzlerindeki karalık, o kutlu suyla gider, ama asıl bakımından Zenci olanlar, yüzlerini ne kadar yıkarlarsa yıkasınlar, yüzleri daha da kararır. Başlarını dereden çıkardılar mi, her iki bölük de hallerini apaçık görür. "Bİr gündür o gün ki yüzler ağarır, yüzler kararır."(42) Azizim, sakın şu geçici dünyanın kara işli sevdası, karalığı, şu buğday gösterip arpa satan, şu kara yüzüne ak boya çalmış olan, kendisini genç gösteren şu yalancı, şu düzenci kart dünyanın sevgisi, onun kötü, kara rengi huy olmasın sana; sakın ha; sonra Tanrı aynasına düşman kesilirsin; yarasalık, güneşe düşmanlık huyu, pekişir sende; güneşe düşman olursun sonra.
| 
10-06-2007, 02:34
| | | Gündüz pek aydındır ama, günün ışığından
Nasipsizdir pencerelerini kapatan kişiler.
Kötü, çirkin huyları yüzünden pencere açmayı âdet edinenlere, bunu hatırlıyanlara düşmandır onlar;
Gözlerinin derdi yüzünden, aydın güneşe düşman kesilmişlerdir onlar.
O tay anasına dedi ki: Ana, biz su içerken
Boyuna bize ıslık çalıyorlar;
Anası ne dedi? Dedi ki: Yürü, boş lâf etme;
Sen işine bak; onlar aslı olmayın birşeyle uğraşıp yatarlar'(43)
Türk çocuğu, babasına, yüzünü yıka, yüzünü yıka diye usandırdın beni; yüz karalığı kötü bir şeyse o kara yüzlüler neden neşeli; biz yüzümüze düzgün sürünce neden bize gülüyorlar, niçin bizimle eğleniyorlar der. Babası da, sen der, işine bak, Ay gibi yüzünü, ebed ve ezel padişahı için beze; "Gerçekten de Allah güzeldir, güzelliği sever." Onlar kendi çirkin suratlarına gülmedeler. "Şüphe yok ki suç işleyenler, inananlara gülerler."(44)
Hepimiz Kuran okuyanların en üstünü filâneddîn'e uyalım da canla-gönülle Rahmân'ın adını analım: "Rahman ve rahîm Allah adıyle."(45)
Gönül senin olgunluğundan bir nişan bulunca
Can, aşkını canının ta içinde buldu.
Can, senin konağını aradı, diledi;
Mekânsızlık âleminin ta içinde buldu.
Senin civarında yere kapanan, yüz üstü düşen her can,
Senin kokunu aldı da onunla ebedî bir yaşayış elde etti.
Âşıklarının feryadlarını, coşup köpürüşlerini,
Ne varlık âleminde bulmıya imkân vardır, ne mekân âleminde.
Canımız derdinle ağlayıp inlemiye koyuldu ama,
Derman da senin yüzünden sonsuz bir derde düştü.
Senin derdini elde edince de her derdin altında,
Bütün dünyanın dermanını buldu.
Canımız, sana bir bakınca, seni bir görünce,
Her aradığını sende gördü, sende buldu(46).
Bu adın tadını alanın himmetine karşı, arşın ta yücesinden fersin ta altına dek ne varsa, bir sinek kanadı değerinde bile değildir. Bu ad, güzelliğiyle kimi avlamışsa, hiçbir güzellik, hiçbir şöhret, hiçbir renk ve koku, artık onu avlıyamaz. Hangi kulübeye bu adın güneşi vurmuşsa, hangi kulübeyi o güneş ışıtmışsa, dünya padişahlarının köşklerinin, saraylarının burçlarını, kubbelerini yollasınlar da o kulübeye kulluk etsin onlar. Kim bu adın kulluk küpesini kulağına takmışsa, dünyayı da unutmuş-gitmiştir, ahireti de. Kim bu adın tatlı mı tatlı kaynağından su içmişse, dünyanın mâmurluğu onun başgözüne de yıkık-dökük görünür, can gözüne de. Kutluluk güneşi, devlet burcundan bir gün doğar görünür; eski dost, gönül bucağından ansızın belirir; hani "Allah'ın, İslâm için gönlünü açtığı kişiye kim benzer ki" l471 denmiştir. Yani Tanrı der ki, seçtiğim, topraktan kaldırıp satın aldığım, bilgisizliğin, kendine tapmanın elinden kurtardığım, beğendiğim, kendisine beğenilecek, özenilecek huylar bağışladığım, kendisini, beğenilecek, özenilecek kulluk edeplerine lâyık kıldığım, seçip ayırdığım ve gönlünü vefa ve temizlikle yoğrup açarak yumuşattığım inanan kulumun gönlünü, bizzat ben yardım; ben açtım; Cebrâîl'e de bırakmadım, Mikaîl'e de havale etmedim. Açtı, genişletti, bezedi, ısıttı sözleri aynı anlama gelir. Göğüs alanı bedenin ortasındadır. Göğüs, gönül Kâ'besidir; o harem, yer yüzünün ortasında olduğu gibi kinden arı olan bu gönül de bedenin ortasındadır. "İşlerin hayırlıları da ortalama olanlarıdır." En iyi mücevher gerdanlığın ortasında bulunur. Yanlarına bir zarar gelirse ona zarar vermesin diye o mücevheri ortaya takarlar. Yanlarda bulunanlar adetâ bekçilere benzerler. Gönül de ortada bir hazine gibidir. Sonra ne buyuruyor? "İslâm için." Bazı müfessirler burda "Lil İslâm" sözündeki " l " harfini temlik anlamına işaret saymışlardır. Yâni müslümanlıktan başka, gönülde hünerlere, bilgilere aid ne varsa hepsi de eğretidir; müslümanlıksa gönüldeki hakıykattir ve maksat da odur. Netekim evden maksat gelindir; cariyecikler de değil, geline bakan, oda perdeciliğini yapan kocakarılar da değil, gelip gidenler de değil.
Bismillah o addır ki İmrânoğlu Mûsâ, Rahman rahmet etsin ona, Fir'avn'ın yüzbinlerce kılıcını, kılıç vuran, mızrak sacan, demiri çiğneyip ezen ateş gibi ayakları bulunan ordusunu o adla altüst etti, bozdu-gitti.
Bismillah o addır ki, İmrânoğlu Mûsâ, İsrailoğulları'nın geçmesi için denizde o adla oniki kupkuru yol açtı; o adla denizden toz kopardı.
Bismillah o addır ki Meryemoğlu Îsâ, o adı ölüye okudu, apak saçlariyle ölü, o adın heybeti yüzünden dirildi; mezardan baş çıkardı. Ey mezarda Münker ve Nekîr'in sorusunu inkâr eden, yoksa Îsa'nın seslenip ölüyü dirilttiğini de mi inkâr ediyorsun? Îsa'nın çağırmasiyle ölü mezardan baş çıkarır, kalkar da neden Münker'in, Nekîr'in sesiyle ölü, kefeninden baş çıkarıp kalkmaz, soruya cevap vermez?
Bismillah o addır ki hergün bunca topal, bunca belâya uğramış, bunca hasta ve kör, her sabah Îsâ'nın, esenlik ona, kulluk ettiği yerin kapısı önünde toplanırdı. O, evradını bitirince dışarıya çıkar, onlara bu kutlu adı okurdu. Hepsi de hastalığından kurtulup sağ-esen evlerine giderdi.
Bismillah o addır ki, Allah'ın rahmeti ona, Mustafâ, ayın ondördüncü gecesi Kâ'be'nin çevresinde tavaf etmedeydi. Mekke'de, sıcağın şiddetinden halkın çoğu geceleyin dışarıya çıkardı. Abû-Cehl, onu gördü; kızdı, hasedi coştu, kabardı, köpürdü. Tanrı bilir, gene bu büyücü hangi düzeni kurmada dedi. Allah rahmet etsin, Mustafâ, esirgeme yoluyla cevap verip ona dedi ki: Düzen nerde, ben nerdeyim? Ben halkı, senin gibi yol yitirmişlerin düzeninden, tuzağından kurtarma için gelmişim. Abû-Cehl, peki dedi, büyücü değilsen avucumda ne var, söyle. Daha önce, bilerek avucuna çakıl taşları almıştı. Cebrâîl-i Emin gelip erişti, yâ Muhammed dedi, Hak sana selâm ediyor; selâm sana ey Peygamber ve Allah'ın rahmeti ve bereketleri sana. Diyor ki: Hiç düşünme; sana onlar büyücü derlerse desinler, biz sana iyi adlar taktık; o adların bâzısını halka söyledik; bâzısını, anlıyamazlar diye, "Halka akılları mikdarınca söz söyleyin" hükmünce söyledik. O kim oluyor ki sana ad takabilsin? Kula efendisi ad takabilir; kapıdan giren aşağılık kul, efendiye, efendisinin oğluna nasıl ad takar? Taksa bile, taktığı adı onun boynuna asarlar da cehenneme yollarlar onu. Seni sınamak için avucumda ne var diyor. Cevap ver de de ki: Hangisini istersin; ben mi avucunda ne olduğunu söyliyeyim; yoksa avucundakiler mi benim kim olduğumu söylesin? Esenlik ona, Mustafâ, Rahman ve rahîm Allah adiyle diye bu adı söyledi ve ona cevap verdi. Abû-Cehl, avucumdakilerin senin kim olduğunu söylemesi daha kuvvetli dedi. Tanrı'nın tertemiz adiyle, avucundaki çakılların her biri, Allah'tan başka yoktur tapacak Muhammed Allah elçisidir diye ses verdi, dile geldi. Bir bölük halk inandı. Abû-Cehl pek büyük bir kızgınlıkla çakılları yere vurdu; pek pişman oldu sözüne ve gördün mü dedi, kendi elimle neler ettim ben. Sonra gene kendini tuttu, inadla dedi ki: Lât'a, Uzzâ'ya andolsun ki bu da büyücülük. Abû-Cehl'in bâzı dostları, büyücülük dediler, yerde olur, göke tesir etmez; gel onu bir de bu yönden sınayalım. Geldiler, dediler ki: Bu yaptığın büyü değilse, gerçekte, Tanrı’dansa şu ondört gecelik ayı ikiye böl; çünkü büyü göke tesir etmez. Hemen Cebrâîl erişti. Düşünceye dalma, tertemiz, kutlu, zevali olmayan adımızı an, Rahman ve rahim Allah adiyle de ve iki mübarek parmağını birbirinden ayırarak göke tut, aya işaret et de gücümüzü görsünler diye Tanrı dan haber getirdi. Mustafâ öyle yaptı, hemen ay iki parça oldu; yarısı Peygamber'in sağ parmağının hizasına gitti, yarısı sol parmağının. Yaklaştı kıyamet ve yarıldı ay."48' Öylesine korkunç bir ses işitildi ki, şehirde ve ovada binlerce hayvan öldü; geri kalan hayvanlar yem yemekten kesildiler, tir-tir titremiye başladılar ve bunca halk hastalandı; bir bölük halkın yüreği kan kesildi. Hepsi de, kendisinden haber verdiğin Tanrı hakkı için dedi, tez şu Ay'ı düzelt, eski haline gelsin; yoksa şu anda bütün âlem altüst olacak. Allah rahmet etsin ona, Peygamber, gene bu adı söyledi, Rahman ve Râhîm Allah adiyle dedi; iki parmağını bitiştirdi, Tanrı buyruğuyla ve bu cana can katan adın kutluluğuyla Ay'ın iki parçası birleşti. Birçok kimse inandı Müslüman oldu. Abû-Cehl'inse derdi arttı; adam, elden çıktı da öfkeyle, inadla güç kendini tuttu; dedi ki: Bu doğruysa, gözbağcılık değilse, kulaklarımızı bağlamadıysan, aklımızı-fikrimizi çelmediysen, başka şehirlerin de bundan haberi olması gerek. Derken, âlemin her yanından dostlardan dostlara adamlar, kervanlar, haberciler, mektuplar gelmeye başladı; bu ne olaydı ki deniyordu, gökleri yaratan, bu kubbede şu iki mumu aydınlattığı, bu iki gevherle karanlıklar perdelerini yaktığı, "Güneşi parlak, ziyalı Ay'ı aydın ışıklı yarattı'(49) hükmünce ikisini halkettiği günden beri bu çeşit görülmemiş, eşsiz, şaşılacak bir olay olmamış; atalarımızdan, babalarımızdan hiçbir kimse böyle birşey anlatmamış, hiçbir kitap böyle birşey yazmamıştır. Çevredeki şehirlerden mektup üstüne mektup geliyordu. Abû-Cehl"in ve benzerlerinin her solukta, "Ama gönüllerinde hastalık olanların pisliklerine pislik katarak küfürlerini arttırdı (50) âyetinde bildirildiği gibi daha da fazla yüzleri kararıyordu. İnananlarınsa, "İnançlarına inanç katsın diye(51) hergün, gönülleri daha da kuvvetleniyor, îmanları daha da artıyordu.
Ay ışığını saçar, köpekse havlar, ulur-durur;
Ay'ın ne suçu var. Köpeğin işi-gücü, huyu-husu budur.
Gökün direkleri Ay yüzünden ışıklanır;
Yeryüzündeki tikenin dibinde uluyan köpek de kim oluyor?
Oku, yüceler yücesi Rabbin sözünden, ana yolda yürüyenlere yol göstermek için ey Kur an okuyanların padişahı. "De ki: Ey nefislerine uyup hadden aşırı hareket eden kullarım, Allah rahmetinden umut kesmeyin.'(52) Ulu padişah, bol-bol veren, dünyaya sahip olan, gizli şeyleri bilen, parça-buçuğu da, tümü de yaratan, tikene de, güle de rızık veren, hiçbir buyruğa uymayan, buyruk ıssı padişah, gerçek saltanata sahib olan, gönülleri ölmüş olanları diriltmek, gönülleri porsumuş olanları tazeleştirmek için böyle buyurur: De ki ey kullarım; de ki ey Muhammed, çünkü söz, helâldir sana; çünkü sözün, ululuk ıssı Tanrıdandır senin.
Hikmet ıssı olanlara, ululuk sofrasında.
Lokma da, söz de, sihir de, her üçü de helâldir.
De ki ey sözü, halden daha iyi, ey sözü, olgunluğun da olgunluğu kesilmiş peygamber, "Ey kullarım." Ey, uzağa sesleniştir; yâni ey kapkara şeytanın vesvesesiyle ana caddeden uzağa düşenler. Bir kervan, çölde yolunu şaşırınca kimisi yol bu yandadır der, kimisi o yanda. Şeytan da, hah der, fırsatı buldum; vakit bu vakit. Yoldan adamakıllı aykırı olan, uzak bir yere gider, kervana, onların yakınlarının sesine benzer, dostlarının inandıkları kişilerin seslerini okşar bir sesle fasih bir surette, esirgeyici bir edâ ile gelin, gelin, yol burda diye bağırır. Aklınızı başınıza alın ey inananların kervanındakiler, aklınızı başınıza devşirin, kulağınızı açın; sakın aldanmayın ki o seste fitneler vardır, sınayışlar vardır. Kervan, o şaşkınlıkla, yakınlarının sesine benzer esirgeyici bir ses duyunca kervan ehli, o yana gider. Bir hayli giderler, bizi çağıran burdaydı derler; nereye gitti ki? Geriye dönmek isterler; oysa bu gulyâbânîdir, kervanın yolunu vurandır. Der ki: Bunları bırakırsam, geriye dönerlerse yazık olur. Gene uzaktan, o yol yitirenlere, önceki sesten daha tatlı bir sesle gelin diye seslenir. Kervan ehlinden bâzıları, bizim gamımıza düşmüşse ne diye yerinde durmadı, neden aşinalıkta bulunmadı diye şüpheye düşerler. Bir o yana bakarlar, gidelim derler; bir de geriye bakarlar, geldikleri yere yönelirler; belki birisi belirir; belki bir kimse görünür derler. Kimisi de Tanrı yardımından uzaktır; bu çeşit kişiler, o sapıklık, o inat ve fırsat çölünde, o şeytanın ardına düşüp böylece yürüyüp giderler; o kadar giderler ki ne dönmeye güçleri kalır, ne geri gelmeye. Açlıktan, susuzluktan, o sapıklık çölünde ölürler, kurtların yemi, yiyeceği olurlar. Tanrı yardımına mazhar olanlarsa sapıklık çölünün ortasında "Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik(53) diye yalvarmaya koyulurlar; zulmettik; yoldan pek uzak düştük; kurtulursak şaşılır bu işe derler. Yüce Tanrı, onlara bir melek, hattâ masum, şeriat ıssı seçilmiş, arınmış bir peygamber gönderir; o peygamber, Tanrı dilinden seslenir onlara doğru ana yol yanından; der ki: "Nefislerine uyup hadden aşırı hareket eden kullarım." (54) Ey hadden aşırı hareket eden Tanrı kulları, ey yoldan pek uzak düşenler. Sen sanma ki hadden aşırı hareket, israf, birkaç kuruşu boş yere harcamandır; yahut birkaç eşek yükü buğdayı hesabını bilmeden sarfetmendir; yahut da mirasa konduğun birçok malı yemeye-içmeye harcedip elden çıkarmandır. Asıl büyük israf, aziz ömrünü harcamandır; çünkü bir anlık ömür, yüzbinlerce kuruşa alınamaz. Mücevherler vakitle alınabilir ama, vakitler mücevherlerle alınamaz. Yâni, ömür mühlet verirse, vakitle yakutlar da elde edilebilir ama yüzbinlerce yakutla, yüzbinlerce mücevherle Ömrün vakitleri satın alınamaz.
Canı altınla satın almadın da, o yüzden kadrini bilmiyorsun;
Hindli de bedava malın kadrini bilmez.
"Ey nefislerine uyup hadden aşırı hareket edenler." Sandınız ki başkalarına zulmettiniz, fakat bu zulmü kendinize ettiniz. Düşmanlarınızın dükkânını yakıyorsunuz diye seviniyordunuz; oysa ki kendi dükkânınızı ateşe verdiniz, kendi sermayenizi yaktınız. Kötülük etme, kötülüğe uğrarsın; kuyu kazma kendin düşersin.
Yoksulun gönlünü kebab edip yiyen zâlim
İyice dikkât edersen görürsün ki kendi budunu kızartıp yemededir.
Hikâye ederler: Kasabın biri veresiye et verirmiş. Bir çocuk da çırağıymış. Dükkânda veresiyeleri yazarmış. Kasap yaz dermiş; filân bu kadar borç aldı, filânda bu kadar alacağımız var. Günün birinde leş yiyen bir kuş uçup havadan iner; bir parça et kapıp havalanır gider. Kasap, çocuk der, yaz; etin dörtte bir parçası, şu leş yiyen kuşta; onda da bu kadar alacağımız var. Bir başka gün, leş yiyen kuş, âdet edindiğinden gene gelir, et kapmaya uğraşır. Kasap, bir düzen kurmuş; kuş tuzağa tutulunca başını koparır, kanaraya, öbür kuşlara ibret olsun diye asar. Çocuk, usta der, senin kuştaki alacağını yazdım; "Ey nefislerine uyup hadden aşırı hareket edenler" hükmünce hani; şimdi kuşun da sende alacağı var, ne kadar yazayım? Usta, yenini-yakasını yırtar da der ki: Et işi kolay, fakat baş isterlerse ne yapacağım ben? "Allah rahmetinden umut kesmeyin" (55); yâni bu boğucu, bu derin suya düştünüzse umutsuzlanmayın. Bâzı tefsir imamları derler ki, bu âyet Allah ondan razı olsun Hamza'nın kaatili Vahşî'nin hakkında gelmiştir. Hamza önce savaş arslanıydı, sonra Tanrı arslanı oldu. Önce Peygamberin amcasıydı , yakınıydı; sonunda oğlu oldu. Müslümanlıktan sonra bu Hamza, savaşa giderken zırh giyinmezdi. Ey Arabın arslanı derlerdi, gençken pek yiğit ve kuvvetliyken zırh giyerdin, başına tolga vurunurdun; şimdi yaşlandın, bedenin zayıfladı; sebep nedir ki zırh giyinmiyorsun, zırhsız olarak savaş safına giriyorsun? Hamza, o vakit derdi, arslanda nasıl yaradılıştan bir yiğitlik varsa, nasıl yaşamak, diri kalmak umuduyla canıyla oynamazsa, huyu-tabiati oysa ve bu yüzden de ölüm korkusu ona görünmezse, ben de yaradılıştan yiğittim, huyumda yiğitlik vardı, pervanede, Îbrâhîm'in ışığı yoktur ki Tanrıya dayansın. Netekim susuzluk illetine tutulmuş adam da, su içme yüzünden elinin, ayağının şiştiğini görür; görür ama su içmekteki tat bütün bunları ondan gizler, ölümü düşünmez bile. Ben ki Hamzayım; o yiğitliği, o cesareti, tabiatım dolayısiyle yapıyordum; ölümde bir yaşayış gördüğümden değil; o ışık yoktu bende. Şimdi ise inandım, tabiat karanlığı, gözümün, gönlümün önünden kalktı; ölümden, öldürülmekten sonra cana ne dirilikler var; canların, salt canlar meclisinde huzur şarabını nasıl içtiğini, elsiz kadeh tutup, ağızsız, dudaksız içerek, başsız nasıl baş salladıklarını, ayaksız nasıl ayak vurup oynadıklarını gördüm. "Allah yolunda öldürülen kişiyi ölü sanma; diridir onlar ve Rableri katında rızıklanırlar, ferah-fahûr bir halde;"(56) yâni, bedensiz, midesiz, dudaksız, ağızsız yerler, içerler. Canlar, huzur şarabını içtiler mi, gayb âleminde hay-huylar ederek derler ki: Ey toprak kalıpta umutsuz kalanlar, bu toprak kalıp kırılırsa yemekten-içmekten kalacağız, aydın günden mahrum olacağız, daracık mezarda mahpus olacağız diye umutsuzluğa düşüyorsunuz ama, bir de bizim halimize bakın da görün. Ey mezarda kör kalan; o bakış, o görüş, kâfir bakışıdır, kâfir görüşüdür, inananın bakışı, görüşü değil; kâfir, kendini kör görür, fakat arslan kendini kör görür mü hiç? Kâfirler, "Öldükten, toprak olduktan sonra mı dirileceğiz"(57) derler. Durağını, konağını mezar gören kişinin ayağında ne kuvvet kalır ki? Hangi gönülle konaklardan uçar, durakları aşar, beden, gönülle yol alır, gönül de görüşle hareket eder. Birisinin görüşünün Kıblesi mezar olursa onun ne gücü kalır, ne kuvveti kalır ki? Gözü görenlerin ayaklarının bastığı toprağı gözlerinize çekin de gözünüz, toprak görmesin, mezar görmekten vazgeçsin. Çünkü bu yan toprak ve mezar değildir, tertemiz ışıktır. Mezarla toprak nerde, tertemiz ışık nerde?
İnsan görüşten ibarettir; ötesi ettir, deridir;
Gözü neyi görürse odur, o şeyden ibaret tir .<58>
*
Gördüğün, bildiğin pisse, bil ki osun sen.
Sonunu toprak biliyorsan topraksın; kendini temiz biliyorsan temizsin. Evet, Hamza onlara cevap verdi de dedi ki: O vakit ben, savaş zamanlarında zırh giyiyordum; çünkü, ölüme gidiyordum, yaralanmaya gidiyordum. Ölüme zırhsız, engelsiz gitmek, akıl kârı değildir. Şimdi ise inanç ışığıyla görüyorum ki savaşa giderken yaşayışa gitmekteyim. Diriliğe, yaşayışa zırhla, engelle gitmek de akıl kârı değil.
Hiçbir gönül o tapıya kendi dileğiyle gitmez, (odur gönlü kendisine çeken);
Hiç kimse, o güzelle, sırtında gömlek olduğu halde yatıp uyumaz.
Vahşî, Arab büyüklerinden bir kadının kölesiydi. Hamza, savaşta, o kadının yakınlarından üstün bir kişiyi öldürmüştü. Kadının gönlünde Hamza'ya kin vardı. Kölesi Vahşi'ye, bir çare bulur da Hamza'yı öldürürsen seni, bu kadar sermaye vererek âzad ederim dedi. Savaşta yakınlarını öldürdüğünden dolayı Hamza'ya kin güden başkaları da, bu işi başarırsan filân atı sana bağışlarım, falan halayıkcağızı sana veririm diye Vahşi'yi kandırdılar. Altın ve mal gözü bağlıyan, kulağı sağır eden büyücüdür. Kılın içindeki kılı gören, bilgisiyle, hüneriyle bir kılı kırk yaran kadı ve hâkim bile mala, rüşvete tamah etti mi, o mal, o rüşvet gözünü bağlar; apaydın günde, zâlimi mazlumdan ayırd edemez olur. Netekim, Allah ondan razı olsun, Alî, hutbesinde, "Size dünyadan çekinmenizi tavsiye ederim; çünkü dünya, aldatıcıdır, gaddardır, düzencidir, büyücüdür." buyurur. Allah ondan razı olsun, Râbıa'dan hikâye edilmiştir; hizmetçisi bir gün, ona iki kuruş getirdi; eline verdi. Râbıa, bir kuruşu sağ eline aldı, bir kuruşu sol eline. Yemek yeneceği vakit, yesene dediler. Lokmayı dedi, ağzıma verin, ellerim dolu. Kolay bir şey bu dediler, iki kuruşu da bir eline al, öbür elinle yemek ye. Allah saklasın dedi, o kuruş da bir büyücü, bu kuruş da; bu iki kuruşu bir elime almam ben. İkisi bir araya geldi mi, bir fitne, bir bozgunculuk düşünürler. Onlar buluştular mı, bizi, birbirimizden ayırma işine girişirler. "Onlardan, karı ile kocanın arasını ayıran şeyleri öğreniyorlardı" (59) buyurulmuştur. Zahir ehli, tefsir ederken, erkekle kadının arasını ayırırlar demişlerdir. Gerçek ehlince canla bedenin arasım ayırırlar demektir. Çünkü canın, Önüne ön olmayan ebedî çifti, gerçeklik durağıdır. Onun çifti, onu çiftlikten ayırıp birliğe ulaştıran, dertten kurtarıp tek edendir.
Bütün âlemde çifti olmayan o tek,
Kuluyla uyuştu da tek mi- çift mi oyunu oynamaya koyuldu.
Derken bana, tek mi istersin, çift mi dedi;
Seninle çift olmak isterim dedim, fakat bu âlemden tek olmak.
Herşey, bir başka şeyle dost oldu mu, iki olur. Fakat bu gerçek, şaşılacak bir gerçektir ki sen, onunla beraber oldun mu bir olursun; onsuz kaldın mı, iki-iki olursun; üç-üç olursun, dört-dört olursun. Bunun benzeri canla bedendir. Can, bedende oldukça, bütün birbirine aykırı olan parçabuçuklar bir soluk haline gelirler, birleşirler, fakat can, bedenden ayrıldı mı, bu bir şey yüzbin şey olur. Göz bir yana gider; kulak bir yanı tutar; kemik bir yanı çeker; eti de, her dalayan, yiyen hayvan kaplar, didiklemeye koyulur. Neden dağıldı bu parça-buçuklar; tek değil miydi, bir değil miydi? Toprak oldu mu da bir parçasını testi yaparlar o toprağın; bir parçasından testi düzerler; bir kısmından küp yaparlar. Her biri, kendi başına birşey olur; birbirine yabancı kesilir-giderler. Biz birdik derler, neden yabancı olduk? Canın sohbetiyle birleşmiştik, bir olmuştuk çünkü.
Kadehler boşalınca ağırlaşırlar;
Arı-duru şarapla doldular mı hafifleşirler;
Havada uçacak kadar hafif olurlar;
İşte bedenler de canlarla böyle hafifleşir.
Vahşî, o mallara kandı, Hamza'yı öldürmeye bel bağladı; fırsat gözetmeye koyuldu. Nihayet Allah ona rahmet etsin, esenlik versin Mustafâ'nın ordusu, Uhud Savaşında, ilk saldırışda bütün kâfirleri bozdu. Mustafâ, okçulara, şu geçitte durun, geçidi gözetleyin, burdan bir yere gitmeyin buyurmuştu. Okçular, İslâm askerlerinin kâfir ordusunu bozduğunu, Müslümanların ganimetler almaya, develeri, atları, köleleri yağma etmeye koyulduklarını, kâfirlerin bozulduğunu gördüler. Biz dediler, ne duruyoruz; ganimete konmak vakti. Bir bölüğü, Peygamber'in emri, geçidi korumamız; ne diye ganimet kaydına düşelim dedi. Bir bölüğü ise, bu buyruk, savaş olurkendi, artık savaş kalmadı dedi. Öbürleri, bu akılla Peygamber'in emrini değiştiremeyiz, bir başka şekilde yoramayız dediler; onlara uymadılar. Fakat okçuların çoğu yağmaya koyuldu; geçidi, pusu yerini bıraktılar. Abû-Sufyan, askeriyle pusudaydı; geçidin boşaldığını görünce saldırdı. Müslümanları bozdu. Müslümanlar ganimetle meşguldü. Sahabeden de biri vardı ki silâhlandı da oturdu mu, onu, Peygamber'den, esenlik ona, pek az kişi ayırdedebilirdi. O bozgunda bu zat öldürüldü. Müslümanlardan onu görenler, Peygamber sandılar; bozulup kaçmaya başladılar. Esenlik ona Peygamber, onların ardından, ben burdayım, durun diye bağırıyordu. "O anda boyuna uzaklaşıyor, hiç kimseye bakmıyordunuz bile. Peygamberse arkanızdan sizi çağırmadaydı."(60) Rivayet edenler derler ki: Bu olayda Ömer'i gördük; ordudan bir yana çekilmiş, silâhlarını bir tarafa koymuş, oturuyordu. Neden kaçmıyorsun dedik. Dedi ki: Kime kaçayım? Bedenimdeki can onun içindi; yaşayış, onun için gerekti bana. Onu o halde gördük; geçip gittik; derken Hamza'yı gördük. Ordunun bir yanında boz renkli esrimiş bir arslana benziyordu. İnananların arkasına düşen kâfirlerden kime rastlıyorsa onu ikiye biçiyordu. Rivayet edenlerden görenler, yemin ettiler de dediler ki: Savaş erlerinden biri Hamza'nın önüne çıktı. Hamza, kılıç salladı. Biz, yanlış hareket etti, kâfirin başına rastlamadı sandık. Bir de gördük ki o savaş erinin başı, Hamza'nın önüne düşmüş. Kâfirlerin başlarından, önünde tepeler yığılmıştı. Bu halde o, kâfirleri öldürmekle uğraşırken Vahşî, Hamza'nın yanına yaklaşmaya fırsat bulamadı. Hamza'nın ön tarafında, bir taşın ardına gizlendi. Her an, Hamza'yı iyice savaşla meşgul bir halde yakalamak için başını çıkanp gözetlemekteydi. Ansızın, bir bölük kâfir geldi. Hamza, onları kırmaya uğraşırken fırsat buldu. Hamza, zırhsızdı. Vahşî, mızrağını attı,
Hamza'nın beline geldi, sancıldı. Hamza, mızrağı tutup bedeninden, kuvvetle çekti, çıkardı. Fakat bu işi başarıncaya dek de pek çok kan kaybetti. Vahşî'nin ardına düşmek istedi; fakat çok kan kaybettiğinden gücü pek azdı, yere yıkıldı; üç kez, Allah'a hamdolsun ki İslâm dini üzere can veriyorum; dünyayı ve parayı-pulu size bağışladı, 'dini ve Tanrıya ulaşmayı bize verdi; bu paya sevinmedeyiz biz dedi; "Biziz geçimlerini aralarında paylaştıran"(61) buyrulmuştur hani; o anda dünyayı terketti; "Biz Allahın'ız, gene de gerisin geri ona döneceğiz."(62) Ondan sonra esenlik ona, Mustafa Hamza'nın şehid olduğunu duydu. Bacağından yaralıydı; kâfirler, mübarek dişlerini kırmışlardı; bunca dostları kırılmıştı. Hamza'nın ölümü üzerine hepsini unuttu. Gidip Hamzanın başını kucağına aldı; mübarek yeniyle yüzünü arıttı; senin yerine öyle kâfir kırayım ki sayıya sığmasın diye andiçti. Sonunda âyet geldi: Biz Hamza'yı devletlere ulaştırmadık mı? Bu öcü gütme; çünkü senin yolun-yordamın lûtuftur, bağışlamaktır dendi. Kadınlardan, erkeklerden her bölük kendi şehidine ağlıyordu, feryad ediyordu. Allah rahmet etsin, Mustafa buyurdu ki: Ey benim Hamza'm, ey benim amcam, sana kimse ağlamıyor; oysa ağlanmaya sen daha lâyıksın; bil ki asıl sana ağlamak, sana feryad etmek gerek. Ağlaya-ağlaya mescide gitti; kadınlar geldiler; Allah ondan razı olsun, Hamza'ya, mescit kapısında ağladılar, feryad ettiler. Allah rahmet etsin, Peygamber, bir hayli ağladı; ondan sonra ellerini açıp Hamza'ya feryad eden kadınlara dua etti. Her şehide bir kez namaz kıldı; Hamza'ya yetmiş kez namaz kıldı. Vahşî, umutsuz bir hale geldi. Lanetlenmiş İblîs'in bütün soyuyla-sopuyla tövbesi kabul edilebilir de benim tövbem kabul edilmez; ben öyle bir iş işledim ki dedi; bütün peygamberlerin en iyisinin, en üstününün, gökteki bütün meleklerin gönül verdikleri zâtın, benim bu işim yüzünden mübarek gönlü öyle kırıldı ki N û h ömrünce yaşasam bu ömre on kez N û h ömrü katılsa, bütün ömrümce sabreden E y y u b gibi sabretsem, ummam ki tövbem kabul edilsin, bağışlanayım. Ah eder, dumanı göklere ağardı. Bundan sonra, Mekkede, nerde bir ağlayıcı ağlasa, Vahşî, o ölünün mezarının başına gider, başına topraklar serper, kadınlarla beraber ağlamaya koyulurdu. Ey Vahşî derlerdi, sen bu bizim ölümüzün akrabasından mısın? Derdi ki: Benim öyle bir yasım var ki, canım öyle bir yasa batmış ki, bütün dünyanın yasları, benim yasım. Bundan sonra, "Şüphe yok ki Allah, kendisine eş tanıyanları yarlıgamaz, ondan başka dilediğinin bütün suçlarını yarlıgar."(63) diye rahmet âyetleri geldi. Yâni kim, o, kadını, oğlu olmıyan padişaha şirk koşar, birisini eş tutarsa o yarlıganmaz; bundan başka dilediğinin bütün suçlarını bağışlar. Vahşî'ye, böyle vaad geldi diye bu âyeti haber verdiler. Vahşî, dedi ki: Bana şirk koşmayanın, bana eş tutmayanın yaptığı bütün suçları bağışlarım diyorsun ama dilediğim kulumun da diyorsun; biliyorum ben ki V a h ş î'yim, dilemezsin sen. Bu sözü dedi ve gözlerinden kanlı yaşlar akıtmaya başladı. Rahmet denizi coştu, köpürdü; cennet ırmakları rahmet sütüyle ağızlarınadek doldu. Rahmet eserlerini görüyoruz; rahmet denizinin coşup köpürüşünü seyrediyoruz; bakalım, acıyış ve yarlıgayış dalgası, toprak kıyısına ne biçim görülmemiş inciler atacak diye yedi göğün melekleri kanatlarını açtılar. Onlar, bu gürültüdeydi ki ezelde ve ebedde düşkünlerin ellerini tutan, sayısız bağışlarda bulunan, sevgilisi Mustafa'ya, Allah rahmet etsin ona, vahiy gönderdi: "De ki: Ey nefislerine uyup hadden aşırı hareket eden kullarım, Allah rahmetinden umut kesmeyin; şüphe yok ki Allah bütün suçları yarlıgar."(64) Ey benim kullarım, ey benim yanıp-yakılan kullarım, ey benim harmanı yanmış kullarım, ey dertlere batmış, gussalara garkolmuş, zindanlara düşmüş, pişmanlık ateşiyle yanmış, ey bilgisizlikle evini barkını, harmanını yakıp kül etmiş kullarım, ey ateşler yiyen, kan ağlayan, haddi aşan, umutsuz kalan kullarım, umutsuzluğa düşmeyin sonsuz rahmetten. Kulu okşayan, işleri başaran efendiliğimizden umut kesmeyin; "Şüphe yok ki Allah bütün suçları yarlıgar." O âyette, dilediğimin küfürden başka bütün suçlarını bağışlarım demişti; bu âyette Vahşînin derdine derman olmak üzere, bütün suçları bağışlarım buyurdu, dilediğimin suçlarını buyurmadı; çünkü o, "dilediğimin" mızrağı, Vahşî'nin ciğerini yaralamış, delik-deşik etmişti. Ey "Dilersem, dilediğimin" sözü, ciğerimi deliyorsun, ey "Dilersem, dilediğimin" sözü; sen, yolumda ateşlerle dolu yetmiş hendeksin; atlayıp geçebileceğimi nasıl umayım? Hele benim Gazlara bulanmış bu suçumla nasıl aşabilirim o hendekleri? Gazlara bulanmış suçumla ateşle dopdolu hendeği aşmak düşünülebilir mi Hiç diyordu.
| 
10-06-2007, 02:35
| | | Kendinde oldukça, varlığına büründükçe esîri nasıl geçebilirsin?
Sen bir odunsun, cehennemi, o yakıcı ateşi nasıl aşabilirsin?
Kerem ıssı Tanrının lûtfu, önüne ön bulunmayan rahmet ıssının lütuf dalgaları, o "Dilersem dilediğimin" sözündeki harflerden bile tütüp yalım yalım yanan ateş hendeklerini, Vahşî'nin gözyaşlariyle, İbrahîm'in ateşi gibi tümden gül, fesleğen ve yasemin haline döndürdü; güllük-gülistanlık etti. "Allah, kötülüklerini iyiliklere tebdil eder onların"(65) hükmünce ateşle dolu hendeği, o "Dilersem, dilediğimin" sözünü ortadan kaldırdı; yeryüzünü de rahmetle doldurdu, gökyüzünü de.
Sevgili bezendi, güzelleşti; yaşadıkça da hep böyle olsun.
Küfrü, tümden inanç kesildi; oldukça da hep böyle olsun.
Öfkeden zehirler saçan o dudaklar.
Şekerler, ballar saçmaya başladı; oldukça da hep böyle olsun.
Vahşî, "Dilersem, dilediğimin" tarzında bir şartı olmayan yarlıganma sesini duyunca. "Bütün suçları bağışlarım" sesini işitince sabır elbisesini yırttı; koşa-koşa, secde ede-ede, nâra ata-ata mescide Peygamber'in huzuruna geldi; topraklara yüz sürüyordu.
Öldürürsen öldür; çünkü benim yolumda-yordamımda
Sevgilinin öldürmesinden yaşayış meydana gelir.
Ey yaratılmışların en iyisi, ey gerçekler padişahı, ey öncekilerin de şefaatçisi, sonrakilerin de, ey gökyüzünün de özü, özeti, yeryüzünün de, yıllardır, senin özleminle elimi ciğerimin üstüne koymuşum; ciğerimin ıssısıyla, ama hangi yüzle tapma gelebilirdim ki? Sonunda zevali olmayan tapının kemendini boynuma attın da beni çeke-sürüye getirdin; sen yaratılmışların en iyisisin, bense yaratılmışların en kötüsüyüm diyordu.
Senin hüküm sürdüğün ülkede, devletinin sayesinde perperişan olmak.
Fayda etmese bile ziyan da etmez.
Böylesine bir suçu, ancak öylesine bir bağışlayış bağışlar; böylesine bir cinayeti, ancak öylesine bir inayet yarlıgar. Ölüyü, Îsâ'nın soluğu diriltebilir; demiri, Dâvûd'un eli yumuşatabilir; Şeytanı Süleyman'ın buyruğu râmedebilir. Ey Süleyman'ın da övüncü, Dâvûdun da, ey her varlığın can ışığı, can kuşum, kuş olup da kalıp kafesini kırıp çıkacak, uçup gidecek, seni gök ehlinden, yer ehlinden, önce gelenlerden, sonra geleceklerden, seçip üstün eden Tanrı hak'kıyçin canım, beden mihnet yurdundan çıkmadan bana insanı temizleyen, arıtan o sözü, o yaşayış bağışlayan, devlet bağışlayan, üstün eden o üstün sözü, dile, şeker kamışının özünden daha tatlı gelen o sözü, arştan, kürsîden daha yüce olan Şehâdet kelimesini söyle, söylet de Ölmeden o sözün ağır elbisesini giyerek yüceleyim. Yüzbinlerce utancım, yüzbinlerce ihtiyacım, muradım var; o sözü söyle bana, söylet beni de dilimde o söz olduğu, canımda o söz bulunduğu halde o âleme varayım; o söz de. bilirim, bildiririm ki Allah'tan başka yoktur tapacak; bilirim, bildiririm ki Muhammed Allah elçisidir sözüdür. Allah rahmetler etsin, Mustafâ, o sözü, ona söyletti; kuş. yavrusunun ağzına yemi, nasıl birer-birer verirse o da bu sözü, kelime-kelime Vahşî'înin ağzına koymaya başladı. Vahşî'nin bir kuş yavrusuna benzeyen canı, aşırı bir istekle boynunu uzatıyor, hırsla ikinci, üçüncü kelimeyi de bir lokma yapıp yutmak istiyordu. Can yavrusu, yuvasından, varlık yurdundan yokluk alanına uçacak korkusuyla boynunu yeme doğru uzatıyordu.
Değil mi ki benim tilkim oldun, arslandan korkma;
Değil mi ki senin devletin benim, devletsizliğe düşmekten ürkme.
Değil mi ki gökteki o Ay, seninle yoldaştır
Gündüz er olmuş, yahut akşam çağı erişmiş; korkma.
Hele yeni yumurtadan çıkmış yavru kuşlar vardır hani; yuvada kalırlar; anaları, onlara yem getirmek için uçar, gider; yemi geç bulur; yemi gördüğü yerden toplamak, yavrularına götürmek ister ama, bir de o yemin altında tuzak olmasın; yem toplayayım derken tuzağa tutulup kalmayayım der; tıpkı onun gibi.
Düştüğümüz bütün eziyet, uğradığımız dert, ham tamahtan ileri gelir;
Nefsin sınayışından, dileğin bizi zorlamasından doğar.
Yem yüzünden tuzağa tutulan kuş,
Daracık kafese tutulur, damın başına düşekalır.
Ey harîs nefis, sen kuştan da aşağısın; çünkü kuş, her yeme gitmez, her yemi devşirmez. Midesi açlıktan yanar-tutuşur da aklı o kuşa der ki: Bu yanıp yakılmak, tuzağa tutulmaktan yeğdir; bırak şu yemi; korkusu olmayan, avcısı bulunmayan yerden yem devşir. Öyle bir yeme konar ki orda korku, ürküntü daha azdır; orası, serden, zarardan daha uzaktır. Böyle olduğu halde gene de elli kez sağa-sola bakar; bir leş yiyen yırtıcı kuş; yahut bir kedi pusuda bulunmasın; sakın beni gaafîl görüp avlamasın; birisi tutup beni bağlamasın der. Akıllılar, kimi ahmak görürlerse ona gülmek isterler.
Kuşcağız, yemin başında yüz kez
Önüne, ardına, sağına, soluna bakar.
Canı, şu yüzden kuşkudadır:
Can gamı, yem aşkından daha artıktır.
Nerde o gerçek ki kazandığı yeme-yiyeceğe bakar, şu gördüğüm, şu kazandığım lokma yüzünden leş yiyen nefis, sakın pusuda olmasın, yahut şeytana mensup şehvet kedisi bana kasdetmesin, yahut da Tanrının kahır tuzağı, bu yeme-yiyeceğe sataşıp da beni tutmasın der. Şu yabancı kadına bakıyorum, sakın boynum tuzakta kalmasın; mahmur gözlerini seyrediyorum, sakın gayb karaltısı ardında bir gözetleyici bulup da boğazıma sarılmasın diye düşünür.
Güzellere bakma ki sonunda
Bu bakış, ağlayışı meydana getirir.
Önce o tek bakış, önemsiz görünür amma
Ondan sonra kuş uçup gider, yemi de götürür.
İsraîloğulları içinde Barsîsâ denen bir ibadet ehli vardı; zahitliğinin ünü, doğuya, batıya erişmişti. Nerde bir hasta varsa, ona su yollardı; o suyu okur, üflerdi; Hasta içince sağlık-esenlik bulurdu; herkes de bilir, anlardı ki bu, onun soluğunun eseridir. Çok geçmedi ki halk, bu sağlık-esenlik, falan ilâçtan meydana gelir mi ki diye ilâçların tesirinde şüpheye düştü; Barsîsâ öyle bir şöhret kazandı ki o zamanın hekimleri işsiz-güçsüz kaldılar. O lanetlenmiş şeytan, o pusuda gizlenmiş eski düşman, o bel kıran mel'un, demir geveliyor, fakat bir çare bulamıyordu. Bir gece lanetlenmiş şeytan, yüzünü oğullarına döndü de dedi ki: Sizden hiçbir kimse yok mu ki beni bu tasadan kurtarsın, bu tek eri tuzağa düşürsün? Oğullarından biri bu işi benim | |