Forum | GYKFRM.CoM


Giriş Yap

Forum İstatistikleri

Reklam

Destek Verenler

Forum | GYKFRM.CoM » Sanat » Edebiyat » Rubaİler

Edebiyat | Edebiyat dünyasını yakından takip edebilir, edebi türlerin en güzel örneklerini görebilirsiniz. Elbette ki kendi yazdıklarınızı da paylaşabilirsiniz.

Taglar:


Üyelerimize Merhaba Deyin...
Loading... Please Wait...


Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
  #1 (permalink)  
Eski 09-06-2007, 20:58
8969 - ait Avatar
KoNsAnTrE
8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor
Kayıt : 06/06/2006
Forum : Çok İyi
Ortam : Süper
Yaradılış : -
İkamet :
Yaşı :
Mesleği : Otomasyon
Mesaj Sayısı : 3.369
Uyarıları : 0/0 (0)
Tecrübe : 100
Rütbe :
 
Rubaİler


ÖNSÖZ

Rubai Nedir? İslamî edebiyatta bir nazım şekli olan rubai, dört mısra'dan ibarettir. Birinci, ikinci ve dördüncü mısra'ları kafiyelidir. Dört mısraı kafiyeli olan rubailer de vardır. Böyle rubailere "Musarra Rubai" denir. Rubailere "terane" ve "dü Beyt" adı da verilir. Rubâi'nin (kıt'a) dan ayrılması, vezin dolayısıyladır. Kıt'a, her vezinle yazıldığı halde, Rubai, kendine has olan bir vezinden başka bir vezinle yazılmaz.

Rubâi'nin 24 vezni vardır. Bu vezinlerden 12'si "Mefûlü= - - ."cüz'ile başlar ki bunlara: "Ahreb vezinleri" derler. Diğer 12'si "MeFulün= - - -" cüz'ile başlar. Bunlara da "Ahrem vezinleri" denilir. "Ahreb vezinleri" daha ahenkli olduğu için şairler çoğu zaman bunları kullanırlar. Ahreb vezinlerin(*)den de en çok:

(Mefûlü=Mefailün-mefâilün-Fâ)

kalıbını tercih etmişlerdir.

Rubai vezniyle güzel Rubailer yazan ve Hz.Mevlânâ'nın rubailerinden de rubai vezniyle rubailer tercüme eden merhum "Muhittin Raif Yengin"in "Eski Rubailerim" adlı eserine, Filozof Şair Rıza Tevfik Bölükbaşı'nm "Rubailer ve tarihçesi" başlığı altında yazdığı "Takriz"den buraya bir kaç cümle almayı faydalı gördüm: (Şark Şiirinin, gazel, kaside, kıt'a gibi muhtelif nazım şekilleri arasında "Rubai" benim zevkime göre pek zarif bir nazım şeklidir. Bu şekil bana, eski Yunanlıların "Epigrama" sim hatırlatmaktadır. İran Edebiyatını, diğer edebiyatlara takdim edişimin sebebi de, "Rubâi"nin doğduğu yerin İran Memleketi olduğundandır.

Rubâi'nin ilk mısraı, tıpkı bir gazelin mat'laı "yani ilk beyti" gibi, iki mısra da birbiri ile aynı kafiyede olmak, üçüncü mısra'ı, çoğu zaman kafiyesiz, dördüncü mısra'ı da birinci beytin kafiyelerine uymalıdır.

Bazen Rubâi'nin dört mısraı da aynı kafiye ile kafiyeli olur. Fakat hassas şairlerden bir çoklarının iddiasına göre, bir rubaide üçüncü mısraın kafiyesiz olması daha iyidir. Çünkü, bu takdirde ancak dördüncü mısra'da tekrar kafiyeye dönüş kulağa hoş gelir. Bu yüzdendir ki, bir rubainin dört mısraında da aralıksız aynı kafiyenin tekrar edilmesi, işitme zevkini, ahengini zedeler. İran'da doğmuş olduğu hiç şüphe götürmeyen "Rubâi"nin, ancak islamiyetiri intişar ve tee'ssüsünden sonra zuhura geldiği muhakkakdır. Çünkü İslamiyetten önce, çok eski zamanlarda "Zerdüşt" edebiyatında rubai şeklinde hiç bir manzume yoktur.

Rubâinin zuhuru, gerçekten bir muammadır. Bir iki mısra ile çok manalı düşünceleri, duygulan ifade eden ve bana İslâmi, edebiyattaki "Rubâi"yi hatırlatan, eski Yunan Epigrama'ları önceleri mezar taşlarına yazılırmış, daha sonraları felsefî bir fikir için, hatta dua olarak yazılmıştır. Nihayet hicviye olarak da yazıldı ve başka mevzuları da içine aldı. Ben bu benzeyişlerden ötürü, Yunan kitabeleriyle, İslâmi edebiyatda rubailer arasında bir bağlılık olduğuna kuvvetle inanıyordum. Bu inancımın halline bir çare bulmak üzere İranlı dostlarıma mektuplar yazmış, sualler sormuştum. Müsbet olsun, menfî olsun bir cevap vermelerini rica etmiştim. Sonunda Muallim Pejuhi dostum, Isfahan şehrinin mezarlığında rastladığı çok eski bir mezar taşında inci kadar güzel olan şu rubaiyi bulmuş bana göndermişti:



"Ne yazık ki, benim bedenimde artık ruh yoktur. Eski püskü bir gömlek gibi olan kefenimden başka bir şeye malik değilim. Aziz dostlarım! Beni unutmayınız, beni yad ediniz; ben dönüşü imkansız olan bir yolculuğa çıktım."

Bu merak ile bir taraftan eski Yunan Epigrama'larının en güzellerini araştırdım, dikkatle zevkle okudum, bir taraftan da islâmi edebiyatta bulunan, Farisî ve Türkçe rubaileri senelerce tetkik ettim, M.XIII. Yüzyılda yetişen "Mevlânâ"nın ve onun muasırı (632/1234) de Kahire'de vefat eden "İbn-i Fârid"in yazmış oldukları rubaileri pek beğendim."

Merhum Rıza Tevfik Bölükbaşı'nın yukarıya aldığım cümlelerinin bizi ilgilendirecek en önemli tarafı, Rubai yazan bir çok İran şairlerini zikretmeyip, hatta Hayyâm'ı bile hatırlamayıp da sadece "Mevlânâ"yı hatırlamasıdır.

En güzel şekilde İran edebiyat tarihini yazan RG,Browne'da "Rubai, Iran şiir dehasının en eski mahsüllerindendir, ve her türlü konu için kullanılır " demektedir.

İlk Rubainin M.VIII.y.yılda Rudekî tarafından yazıldığı söylenir. Rubai dört mısradan ibaret bir küçük manzume gibi görünürse de, aslında dört mısralık bir duygu, bir düşünce hazinesidir. Dört mısralık bir manzumeye, bir görüş, bîr duyuş, bir düşünüş âlemini nasıl sığdırabilirsiniz?

İşte Rubainin zor yazılışı bundandır. Bir gazel yazmak, bir kaside kaleme almak şair olanlar için zor değildir. Fakat bir rubai ortaya koymak, iki beyte derin manâlar, fikirler, duygular yerleştirmek, onları belirli kalıplara dökmek kolay değildir.

Rubai Yazanlar: Rubai nazım şeklinin bulunuşundan sonra, hemen hemen her şair, rubai yazmaya başlamış, böylece rubai de gazel, kaside ve musammatlar gibi klasik İslam edebiyatının bir nazım şekli olmuştur.

Farsça Rubai yazan sairler arasında, Ebu Said Ebu'lhayr (H.357-440) Ömer Hayyam, Baba Afdaluddin-iKaşannî, Baba Tahîr-i Uryânî, Mevlânâ Celaleddin-i Rumî ün kazanmışlardır. Iran şairleri arasında bilhassa Ömer Hayyam, rubaileriyle büyük bir şöhret kazanmıştır. Hayyam'ın Rubailerinin batı dillerine tercüme edilmesi onun şöhretini büsbütün arttırmıştır.

İran şairleri gibi, Türk Şairlerinin de hemen hemen hepsi rubai yazmışlardır. Eski Şairlerimiz arasında Rubaileri en çok beğenilen Azmizâde Haletidir, (ölüm: 1040-1630)

Nedim:

"Haleti Evc-i Rubaide uçar anka gibi" diyerek, ona hayranlığını belirtmiştir. Gerçekten de Hâletî'nin pek güzel Rubaileri vardır. Şu iki Rubai onun bu tarzda ne kadar başarılı olduğunu göstermeğe kafidir.



"Aşkın tecellileri meydana çıkınca, kararsız gönül, nur saçan bir fıskiye (gibi) oldu.

Ben öyle bir aşk ateşine düşmüşüm ki, benim bir alevime, bir parlamama, bin Tur dağı olsa dayanamaz.



Yani

Biz neşelendiğimiz zaman mahzun oluruz. Abâd olduğumuz zamanlar da, viran olur, kalırız. Biz kederle, cefâ ile beslenen öyle bir aşk kuşuyuz ki, kafesi açıp bizi hürriyete kavuşdurdukları zaman, uçar, gider tuzağa düşeriz.

Divan şairlerimizin hepsinin rubaileri olduğu gibi son devir şairlerimizden, Yenişehirli Avni'nin, Yahya Kemal'in, Cemal Yeşil'in, Fuad Bayramoğlu'nun, Arif Nihat Asya'nın, Ümit Yaşar'ın, Vedat Varol'un da hayli güzel Rubaileri vardır.

Mevlânâ'nın Türkiye'de basılan Rubaileri ve Tercümeleri:

1) Mevlânâ'mn rubailerinin asıllarını, Türkiye'de ilk defa Hz.Mevlânâ'nın torunlarından Merhum Veled Çelebi İzbudak bastırmıştır. (H.1314/1896) senesinde İstanbul'da Ahter Matbaasında bastırılan bu eserde 1942 Rubai bulunmaktadır.

Rubâiyyat-ı Hz.MevIana adı ile bastırılan bu metinlerin tercümesi (1965-1971) senelerinde M.Nuri Gençosman tarafından "Mevlânâ'nın Rubaileri" adı ile, Milli Eğitim Basımevinde basılmış, Şark islâm Klasikleri serisinin 39 numarası ile yayınlanmıştır.

Veled Çelebi Izbudak'ın neşrettiği bu Rubâiyyat ayrıca Mithat Baharı Beytur tarafından da dilimize çevrilmiş ve İsfahan'da Bahar Kitabevinde (1320-H.190ZM) senesinde basılan başka bir "Rubaiyyat-i Mevlânâ" adlı kitaptan da faydalanarak (2059) Rubai olarak tertiplen misse de ne yazık ki bu tercümeler basılmamıştır. (Mithat Bahâri Beytur Divan-ı Kebirden seç(*)meler Cilt I in önsözü, sahife 33.)

2) 1928 den önce çıkan Hayat Dergisinde Hasan Ali Yücel Mevlânâ'nın bazı rubailerini asılları ile beraber neşretmişti. Hasan Ali Yücel bu rubaileri, Farsçalan da yeni harflerle yazılmış olarak 1932 senesinde tercümeleriyle birlikte neşretti, 167 ıtubâiden ibaret olan bu seçme Rubaileri Remzi Kitabevi bastırdı.

3) 1937 senesinde Hüseyin Rıfat Bey, Mevlânâ'nın 50'ye yakın rubaisini aruz vezniyle nazmen tercüme ve neşretmişti.

4) 1944 senesinde Asaf Halet Çelebi Hz.Mevlânâ'dan 276 rubaiyi tercüme ederek "Mevlânâ'nın Rubaileri" namı altında, asılları ile beraber yayınladı. Bu küçük kitap, Kanaat Kitabevi tarafından bastırıldı.

Rubailerin metinlerini, merhum Asaf Halet Çelebi kendisi yazdığı için bu kitap, ayrıca değer kazanmıştır. Bu Rubailer, Halet Çelebi tarafından Fransızcaya de tercüme edilmiş ve yayınlanmıştır.

5) 1945 senesinde A.Golpmarlı'nın tercüme ettiği 210 Rubâi'nin "seçme Rubâiler"namı altında yalnız Türkçe tercümeleri Milli Eğitim Bakanlığınca islâm Klasikleri arasında yayınlandı.

6) 1963 senesinde A.GöIpınarli tarafından tercüme edilen 127 Rubai Konya Kanaat Matbaasında bastırılmıştır.

7) 1964 senesinde, Abdülbaki Gölpınarlı, Hz.Mevlânâ'nın Konya'da Mev-lana müzesinde teşhir vitrininde iki büyük ciltlik "Divan-ı Kebirdin, ikinci cildinin sonunda bulunan 1765 Rubainin yalnız Türkçe tercümelerini yayın(*)ladı. Bu kitabı, "Rubailer" adı ile Remzi Kitabevi bastırdı,

8) Bendeniz de, 1965 senesinde Konya'da Heri Basımevinde basılan

"Mevlânâ ve Eflatun" adlı küçük bir kitapta, Mevlânâ'nın 87 Rubaisinin asılları ile beraber tercümelerini neşretmiştim.

9) 1986 yılında, değerli şair Feyzi Halıcı Hz.Mevlana'dan 111 Rubaiyi manzum olarakTürkçeleştirdi.Bu, Rubailer, Konya, Doğuş Ofset matbaasında basıldı.

Yukarıda tarih sırasıyla, Hz. Mevlânâ'nın Rubailerinin basılmış olan me(*)tinlerinden, mensur ve manzum tercümelerinden bahsettim. Memleketimizde Hayyam'ın rubailerinin metinleri ile tercümelerini beraber neşredenler çok olduğu halde, ne yazık ki Hz.Mevlânâ'nın rubailerini tam olarak tercümeleri ile beraber neşredenler bulunmadı.

Ben, ötedenberi, Hz.Mevlânâ'nm rubailerini tam olarak asılları ve ter-cümeleriyle beraber neşretmeği düşünür dururdum. Bu işe 1964 senesinde Konya'da vazifeli olarak bulunduğum zaman başladım. Mevlânâ Müzesi ki(*)taplığında bulunan çeşitli yazmalardan Mevlânâ'ya ait rubaileri derledim. Sonra Tahran Üniversitesi Profesörü Bediüzzaman Firuzanfer'in "Divan-ı Kebir"in 7.cildi olarak bastırdığı Rubaileri elde ettim. Bu Rubaileri, benim derlediğim rubailerle beraber, Gölpınarh merhumun Mevlânâ Müzesinde bulunan en eski divandan tercüme ettiği 1765 Rubai ile ve Veled Çelebi Efendinin nüshası ile karşılaştırdım. Daha sonra, Ankara Milli Kütüphane(*)sinde bulunan (Hicri 891 Miladi 1486) tarihinde yazılmış olan Rubâiyyat-i Mevlânâ divanının fotokopisinden, keza Nur-i Osmaniye nüshasından da faydalandım. En son olarak Tahran'da "Emir-i Kebir" müessesesinin neşri(*)yatından olup 1345 H.Şemsî senesinde basılan "Kulliyat-ı Divan-ı Şems-i Tebrizi" de bulunan 1955 rubaiyi de gözden geçirerek işbu 2217 rubaiyi derledim ve tercüme ettim.

Anlaşılması güç olan bazı rubaileri kısaca açıkladım. Böylece Mevlânâ sevenlere naçizane bir hizmette bulunmak istedim.

Sayın okuyucularım, Rubaileri okurken, bazı rubailerin bir iki kelime hariç birbirinin aynı olduğunu, bazı rubailerin de birbirlerine pek benzediğini göreceklerdir. Hz.Mevlânâ Rubailerini de Mesnevi gibi eline kalem alarak yazmamıştır. Çeşitli yerlerde, çeşitli vakalar karşısında, çeşitli duyguların etkisi altında irticalen söylemişlerdir. Yanında bulunan hayranları onları yazmış(*)lardır. Bazı tekrarlar görülmektedir. Hatta görüleceği gibi bir rubainin ikinci beyti tespit edilememiş, bir beyt olarak yazılmıştır.

Bendeniz de kaynak olarak kitaplardan aslından ayrılmadım. Kendiliğimden, "bu rubailer birbirlerine çok benziyor" diye almamazlık etmedim. Hatta "bu nihailer içinde Mevlânâ'ya ait olmayan rubailer de bulunabilir" diye düşünmedim. Kaynaklarda ne gördümse onları aldım. Birbirine çok benziyenleri, hemen orada, Rubâi'nin altına not ettim.

Rubailerin içinde tek tük müşkül olanları, anlaşılması zor olanları kar(*)şınıza çıkabilir. O zaman, o rubai üzerinde dikkatle durmak, anlamaya ça(*)lışmak tekrar tekrar okumak düşünmek gerekir.

Mevlânâ'mn rubailerinin özellikleri:

Hz.Mevîânâ gibi büyük bir mutasavvıfın, bir mütefekkirin, hassas, heye(*)canlı ve coşkun bir şairin dört mısrahk küçük bir nazım şekli olan "Rubai" içine, hislerini fikirlerini sığdırması, insanı hayretlere düşürür. Gerçekten de bu hal, büyük bir denizin, küçük bir havuza sığdırılmasına benzer. Duyguların ve düşüncelerin teksif edilerek bir komprime hâline getirilmesi her şairin yapamıyacağı bir şeydir. Bu sebepledir ki bütün dikkatimizi toplayarak onun rubaileri üzerine hakkıyla eğilir ve Mevlânâ'nın dilinden anlarsak, o mübarek velinin duygulan ve düşünceleriyle aşinalığımız varsa, onun tek bir rubaisinden bir kitap çıkarabiliriz. Bu rubailerin her biri, âdeta bir mesnevi özü olarak bizi büyüler.

Rubai derin manâlı bir şiir olduğu içiriş onu anlamaya çalışmak, onun derinliklerine inmek gerekir. Kitabın sonunda bulunan konu fihristine baka(*)rak, aynı konuda söylenmiş rubailer varsa, onları da okuyarak anlama zevkine varmağa çalışmak icap eder. Bir okuyuşta, bir çok rubai okuyarak zihni yormamalı, düşünceyi karıştırmamalıdır.

Şunu da belirtmek isterim ki güzel bir şiir, bir dilden başka bir dile çevrilirken mutlaka aslındaki güzellikten bir şeyler kaybeder. Güzel bir şiir, çok kıymetli bir esansa benzer. Bir şişeden başka bir şişeye aktarılırken ruhu uçar. Bir şiir ne kadar güzel tercüme edilirse edilsin, aslındaki bedii güzelliğe ulaşamaz. Hele Mevlânâ'mn şiirleri hakkıyla tercüme edilemez? Çünkü Mev(*)lânâ'mn gönül ateşi ile söylediği mübarek şiirlerinde yalnız kendi duygulan ve düşünceleri değil, kendisi vardır, kendi aşkı vardır. Gerçekten, bir rubainin içine girebilirseniz, orada Mevlânâ'mn aşkını, heyecanını sıcak duygularını hissedersiniz. Bir yanardağ gibi kaynayan parlayan alev alev yanan duygulan ile "Mevlânâ" sizi başka bir âleme götürür. O âdeta, söylediği kelimelerin içine gizlenmiştir. Mübarek kalbi o kelimelerde çarpmaktadır. Başka şairlerin, akıllarını yorarak, kafiye ve vezin endişesiyle kendilerini zorlayarak yazdıkları rubaileri, Mevlânâ, aşkla, imanla gönlünde hissetmiş, onları rahatça konuşur gibi vezinli ve kafiyeli olarak söyleyivermiştir. Bu sebeple Hz.Mevlânâ'nm rubailerini, başka şairlerin rubaileri gibi okumamak lâzımdır.

Bu rubailer, bir velinin imanlı gönlünden yükselen feryadlardır, niyazlar(*)dır. Bu hakikati çok iyi anlayan Pakistanlı büyük şair ve düşünür İkbâl Hazretleri:



(Celaleddin-i Rumi'nin şiirlerini gönül kâbesine as) demektedir.

Bu ilahî nağmeler, bu rûhânî Rubailer, nasıl tercüme edilebilir? Benim gibi âciz bir insan bunlan nasıl Türkçeye çevirebilir? Hangi dilde O velinin mübarek dudaklarından dökülen ledünni kelimelerin karşılığı bulunabilir?

Sadece bu güzel, bu lâhutî Rubailerin asıllarını tam olarak Mevlânâ sevenlere sunmakla öğünebilirim. Tercümeleriyle haddim olmayarak, huzu(*)runuza çıkıyorum. Bu cüretimden ötürü Hak Aşığı ve maşuku Büyük Mevlânâ dan af edilmemi niyaz ediyorum.

İtiraf etmeliyim ki, rubailerdeki lâfız güzelliğini, ahenk güzelliğini, yani söz ve ses güzelliklerini, tercümelerinde yeterince gösteremedim. Sadece, asıllarındaki fikirlere, duygulara, mânâlara bağlı kalmaya çalıştım. Binlerce rubai içinde, hoşunuza giden rubailere rastladığınız zaman onlarda bulaca(*)ğınız güzellikler, hoşluklar, biliniz ki asıl metinlerde olan güzelliklerden, çok ufak birer kırıntıdır.

Tercümeler, asıllarında bulunan bütün güzelliklerin hepsini gösteren birer ayna olamaz ki..

Mevlânâ'nın âcizane mütalaanıza arz ettiğim bu rubai tercümelerini o-kurken güzelliğine, derinliğine tamamen varamadığınız, mânâsını anlayama(*)dığınız, zevk edinemediğiniz bir rubaiye rastlarsanız, rubai'nin aslındaki güzelliği, derinliği tercümelerimle size kadar getiremediğimi anlayınız da, aczimi hoş görünüz, bağışlayınız. Çünkü Mevlânâ, Rubâi'lerindeki fikirlerinin, duygularının, sezişlerinin ve ilhamlarının pırlantalarını öyle ustalıkla yontmuş, bu çok değerli pırlantaları koyup göstereceği mahfazaları öyle dikkatle seç(*)miştir ki insan bu sanata, bu yüksek kudrete karşı hayranlık duyuyor. Her ne kadar, bu kitaptaki binlerce rubai, sanat, nükte ve şiir bakımından bir(*)birinden farklı bir güzellikte olsalar da, mânevi yönden bunların hepsi de lâhûti bir sevgi denizinden, bir hakikat dünyasından yükselen duygu, düşünce dalgaları ile, kucaklarınıza serpilmiş aşk ve imân incileridir.

Bu rubailer, bazen bir hikmet, bazen bir hakikat, bazen bir irşâd, bazen de baştanbaşa güzellik içinde nurlar saçar.

Mevlânâ son derece hür fikirlidir. Fakat ondaki bu fikir hürriyeti, herkesin bildiği, herkesin anladığı fikir hürriyetinden çok daha derin, çok daha engindir. O bambaşka bir hürriyettir. Ondaki bu fikir hürriyeti, dinin, imânın, hakikatin, aşkın özüne, sırrına tam bir bilgiye, tam bir inanca varmış olmasındandır. Adeta, kendisi, o öz, o sır olmuştur da, o öz, o sır kendisinden doğmuştur. . Bu yüzdendir ki Mevlânâ, söylediği herhangi bir hakikati, herhangi bir fikri korkarak, tereddüt ederek, acaba böyle miydi? diye söylemez, kesin bir beyanla söyler. Bizim gözümüz, güneşi nasıl görüyorsa, o, söylediği sözün doğruluğunu, hakikatini bizim gördüğümüzden daha kuvvetli, daha açık bir görüşle görerek söyler.

Mevlânâ'nın sözlerinden sezebildiğimize göre; O, ilâhi isimlerden ziyade, o isimlerin müsammâ ile ve bedeni mücâhededen ziyâde, ruhanî mücâhede ile Hak yolunda yürüyerek ilerlemeyi üstün tutmuştur.

Mevlânâ manen vardığı bir makamda hiç durmamış, daima ileri gitmiş, daima ilerlemiştir. Onun için şunu tavsiye ediyor, diyor ki:

"Kardeş, bu Hak'kapusu, ucu bucağı olmayan bir kapudur. Sonu yoktur. Bu yolda herhangi bir yere varırsan, sakın yeter deme, durma, ilerle"



Her gün benim için yeni bir yola çıkmak, yeni mesafeler almak gerekir.

Elinizdeki Divan-i Rubâiyyat'in özelliği:

Araştırmacıların, meraklıların, rubai metinlerini bulmakta zorluk çekme(*)meleri için, her harfe ait rubailerin, ayrı ayrı, alfabe sırasına göre fihristi yapıldığı gibi, kitabın sonuna rubailerin temas ettiği mevzulara ve isimlere dair bir de karma fihrist eklendi.

Metin ve tercümenin bir arada bulunuşu, Farsça bilenlerin çok işine yarayacaktır. Metinlere bakılarak, tercümelerin ne dereceye kadar asıllarına uygun olduğu belli olacaktır. Bu münasebetle, şunu da belirtmek isterim ki, tercümelerimde kelimeler üzerinde durmadım. Rubailerin ruhuna, anlamla(*)rına sadık kaldım, açıklamalı tercümeler yaptım. Böylece okuyucularımın rubaileri kolayca anlamaları için yardımcı olmaya çalıştım. Aynı rubailerin Gölpınarlı ve Nuri Gençosman tarafından yapılan tercümeleri'nin, Rubai numaralarını da Rubai metinlerinin fihristinde gösterdim ki, Mevlânâ'yı seven okuyucularımda, adı geçen mütercimlerin kitapları varsa, oradan da bakmaları ve aynı rubainin çeşitli tercümelerini birbirleriyle karşılaştırmaları mümkün olsun.

Şunu da açıklamak isterim ki, Mevlânâ'nın bu Rubailer Divanında öyle rubaileri var ki eşsizdir, manasındaki güzellik, nüktesindeki incelik insanı hayran eder, kendinden geçirir. Bu sebeple, bu güzel rubailerin zevkine varabilmek için kitabı her ele alışta ancak bir rubai okumak, onun üzerinde çok düşünmek, onu anlamaya çalışmak, onun zevkine varmak gerekir. Hoşunuza giden rubailerin numaralarını bir yere yazıp, tekrar tekrar okumak, o rubaiyi size çok sevdirecektir.

Hazret-i Mevlânâ hayranlarından

Emekli öğretmen Albay Şefik Can





KoNsAnTrE



Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'da Paylaş! Google'de Paylaş!Yahoo'da Paylaş!Live'de Paylaş!
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Eski 09-06-2007, 20:59
8969 - ait Avatar
KoNsAnTrE
8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor
Kayıt : 06/06/2006
Forum : Çok İyi
Ortam : Süper
Yaradılış : -
İkamet :
Yaşı :
Mesleği : Otomasyon
Mesaj Sayısı : 3.369
Uyarıları : 0/0 (0)
Tecrübe : 100
Rütbe :
 

Ey gece, nerelisin, hep böyle neş'eli gel. Ömrün bitmesin, kıyamete kadar uzasın, gitsin. Dostun yüzünün güzelliğinden, hatırımda öyle bir ateş var ki, ey üzüntü, eğer cesaretin varsa, gel, benim hatırıma gir.



Ey yolcu aklını başına al, seferin nereye? Hangi diyara gitmek istiyorsun? Nereye gidersen git, sen bizim gönlümüzdesin,. Denizden uzak düşmüş bir balık gibi, o denizin gamını daha ne kadar çekeceksin? Kupkuru kalmış dudakların ne zamana kadar denize hasret ve ayrılıktan şikâyet incilerini âleme saçacak?



Bir kurnazlık ederek sarhoş gibi kendimi oraya atayım, atayım da (bakayım), O cihanın canı orada mıdır? Ya maksadına erişeyim, o yurda ayak basayım, yahut da gönlüm gibi, başımı da, vereyim elden çıkarayım, gitsin.



Sesin, gönlümüzün sesine, gönlümüzün huyuna uysun. Gece, gündüz neş'elensin, söyledikçe söylesin...

Sesin yorulunca, biz de yoruluruz, hasta oluruz. Sesin, kamış gibi şekerler çiğnesin, ballar yesin.



Âşık, bütün yıl sarhoş olsun rüsva olsun olur mu? diye düşünmez olmalıdır. Aşık, coşkun olmalı, deli, divâne olmalıdır. Ayıkken her şeyin tasasını çekeriz gamını yeriz. Fakat sarhoş olunca: "ne olursa" olsun, der, işin içinden çıkarız.



Ömür tükendi ise Allah başka bir ömür verdi. Geçici ömür kalmadiyse, işte şuracıkta tükenmiyen ölümsüz ömür... Aşk, hayat suyudur, bu suya dal Bu denizin her damlasında başka bir hayat, başka bir ömür var.



Yazıklar olsun ki vakit geçti, bizse çılgın aşıkız, deli divâneyiz. Kıyısı belli olmayan bir denizdeyiz. Bir gemiye binmişiz, gece, bulutlu bir gece.. Allah'ın denizinde Allah'ın lütfü ile, onun ihsan ettiği güçle, başarıyla gemimizi sürüp durmaktayız.



Güzel sâkiyı rü'yamda gördüm, şarab kadehini eline almıştı.. Bu gördüğüm onun hayali idi. Ben, onun hayaline dedim ki:

-Sen onun kulusun, kölesisin ama bizim efendimiz, sahibimiz olmaya da lâyıksın. Umarım ki onun yerine geçersin de onun gibi bize şarab sunarsın.



Bu aşk ateşi bizi pişirir, her gece hârâbata doğru çeker götürür. Başkası bizi bilmesin, tanımasın diyet yalnız Harabat ehli ile bizi bir araya getirir onlarla beraber oturtur.



Ey seher rüzgarı! Bize haber ver; sen geçtiğin yolda, o alev alev yanan, o ateş dolu, o sevda dolu gönlü gördün mü? 0 gönül, yüzlerce yalçın kayaları, mermeri, graniti, ateşiyle yaktı, eritti.



Efendim, sen bizi artık rü'yada bile görmez oldun! Gelecek seneye kadar bir daha, bizi göremiyeceksin Ey gece, her an bize bakıp duruyorsun ama sen seherin aydınlığı olmadan bizi göremezsin.



Ey sevgili, geceleri, gök yüzünde dolaşan "ay" senin çevreni bulamamıştır Geceleri seni bulmak için uğraşana, dönüp dolaşana senin ayından armağanlar gelir. Her ne kadar şafağın çevresi al yanak ise de, bu onun tabii renginden değil senin sap sarı yüzünün güzelliğinden mahcup oluşundan, utanışındandır.



Bir ömürdür ki, senin gül bahçeni (gül yanağını) görmedik. O mahmur, o insanın aklını başından alan nerkis gözlerini seyretmedik...vefa gibi halktan gizlenmişsin, nice zamandır ki biz senin (güzel) yanaklarını görmedik.



Ey dost! Dostlukla sana çok yakınız. O kadar ki nereye ayağını bassan o yerin toprağı oluruz Âşıklık mezhebinde reva mıdır ki, âlemi seninle görelim de seni görmiyelim?



Ben bir müddet taklid İle kendimi bildim, kendimi beğendim. Ben o vakitler kendimde idim ama, asıl kendi varlığımı sezememiş anlıyamamıştım. Çünkü o zaman, ben kendimi görememiş, kendimi tanıyamamıştım, sâdece adımı işitmiştim. Fakat ne zaman ki kendimden çıktım (benliğimi terk ettim) işte asıl o zaman kendimi gördüm (kendimi buldum.)



Ben kendime, bazen "emir'im, bey'im" derim. Bazen de tutar "ben bir esirim" diye haykırırım. 0 haller geçti. Bundan sonra, ben artık kendime gelemem. Zâten kendime gelmemeyi, kendimde olmamayı âdet edindim.



Gönlümü, belânın geçtiği yola koydum özellikle senin arkandan koşsun diye gönlün ayak bağını çözdüm.. Bugün rüzgâr, bana senin güzel kokunu getirdi, ben de teşekkür için ona gönlümü verdim.



Geceleri, uykumu kaçıran sevgilim, mihrabımın gözyaşlarımla ıslanmasını ister. O, bir şey söylemeden geldi, beni tuttu suya attı..,öyle bir suya attı ki şimdi o su, benim suyuma da tatlılık vermede.



Benim zâtım, bahr-i kül, bütünlük âleminin denizi hâline gelince, zerrelerin güzelliği, Hakkın yarattığı bütün varlıkların hoşluğu, nizâmı, bana aydınlanıp görünür. Ben ilâhi tecellilerin heyecanına kapılırım da bütün vakıflarının bir vakit olması için, aşk yolunda gece gündüz mum olup yanmak isterim.



Beni, önce binlerce lütuf ile okşadı. Sonra tuttu binlerce kahır ile, binlerce dertle beni eritti.. Benimle, sevgisinin zarı gibi oynuyordu. Ben, benliğimden geçip o olunca, (ben onda yok olunca) beni bırakıp gitti.



Birisinin destanı, aşk hikâyesi beni coşturdu, bana el çırptırdı. Beni canımdan etli, beni utanmaz, göremez, düşünemez bir halde yollara düşürdü. Hasılı onun gönlü, benim gönlümü evirdi, çevirdi, istediği hâle, istediği şekle soktu.



Bizim ruhumuzu yükselten, canımıza can katan kimdir? Diyorum. -Kim olacak? Ezelde, tâ başlangıçta, bize can lutf eden, can bağışlayandır. 0. bâzan doğan gibi, bizim, gözümüzü bağlar, bâzan da doğan gibi, av avlamamız için, açar, bizi ava salar.



Benim, aşktan başka hiç bir arkadaşım yoktu ve olmadı. Ne dünyaya gelmeden önce, ne de daha sonra aşksız yaşadım. Canım, içimden bana şöyle sesleniyor: Ey aşk yolunun olgun yolcusu bana kapıyı aç!



Adem oğullarının canına, şeytandan gelen gamı, kederi gidermeye 'La havle velâ kuvvete illâ billah" demek faydalıdır. Lâ havle çekenin nefesinden şeytan gamlandı, dertlendi, fakat "Lâ havle" diyenin gücü, arttı, nefesi çoğaldı.



Ey gönül, sakın gama kendinde yol verme, kendini kedere kaptırma. Cihanda, ruhen sana yakın olmıyanların, nâ mahremlerin sohbetine katılma. Madem ki, kuru ekmekte, tereyi yeter buluyor; bunlarla kanaat ediyorsun, el âlemin mağrur bakışlarına, bıyık bükmelerine zerre kadar değer verme.



Aşık, halvet gecesinde, izi belirsiz olan sevgilisinden ötürü, çok defa yıldızları bile ters görür de yolunu kaybeder. Çünkü vuslat gecesinde âşığın gözüne, gözbebeği bile zahmet verir» rahatsız eder.



Ben zerreyim, sen benim güneşimsin; ben gam hastasıyım, sen, tam benim ilâcımsın! Kolsuz, kanatsız arkanda uçar dururum, sanki, ben bir saman çöpü olmuşum, sen de benim kehribarımsın.



Ey durmadan akıp giden gözyaşı, gönlümüzdeki sevdayı artıran güzelimize, o bağımız, o baharımız, o hoş seyran yerimize de ki: Birlikte geçirdiğimiz gecelerimizden bir geceyi anınca, saygısızlıkların terbiyetsizliklerin dışına çıktığımızı düşünerek tasalanma, bizi mâzûrgörsün.



Bu oruç , kalbur gibi, canımı eler temizler. Onda bulunan gizli altın kırıntılarını, meydana çıkarır Parlak ayı hayran eden, ona gölge düşüren bir canın, hakikat güneşiyle arasında perde kalmaz. 0, o kadar parıldar ki, Zühal yıldızına nur verir,



0 cana canlar katan, o güzel, o, tatlı sözler, renksizdir. Amma alıngan mercana renk bağışlar! İman meş'alesine, ne lâtif nurlar verir. Evet, biz de, çok sözler söyledik, söyledik amma, onun gibi söyliyemedik, onun gibi konuşamadık.



Sevgilim, senin gönlün, inci ve mercan denizidir. Sen, incileri, mercanları dağıtmaya, saçmaya bak. Az harcayan nekeslere, hak yolu kapalıdır. Ten, sedef gibi ağzını açmış da âh ederek diyor ki: -Canın bile yol bulamadığı bir yere ben nasıl sığarım?



Senin canında bir can vardır, sen o canı ara. Senin teninin dağında çok kıymetli bir inci bulunmaktadır. Sen o incinin mâdenini ara. Ey Hak yolunda yürüyüp giden Sofî! Eğer arıya biliyorsan, onu, sen, kendinde ara,, kendinden dışarıda arama.



Vakit geçmiştir, fakat toklar ona doymazlar, ancak bahtsız kişiler vakta doyarlar. Kahramanlara, yiğitlere ha gündüz olmuş, ha gece, arslanlara ister kurt ister koyun ister kuzu (olsun) ne farkeder.?



Dünyâya ârt duygular, üzüntüler senin gözlerini Karartmış da, bahtsız insanların acılarını, günleri karanp giden kişilerin kederli hallerini, göz yaşlarını göremiyorsun. Cehennemde yananların feryadlan, uzaktan duyulmaz...Gönle huzur veren, cana can katan, güzelleri sevdiğini ne diye iddia ediyorsun? Aşk, kendini alçaltanların kârıdır. İyi ad, iyi nâm sahiplerinin aşk ile ne işi var?...



O meftunun, o tutkun âşığın gözlerini, sevgilisinin gö(*)zünde gör, seyret. O kudretine son olmayan, o yaratma gücüne akıl ermiyen, nasıl yarattığı anlaşılamayan Allâhın halk ettiği güzelliklerde, gösterdiği nükteyi, mânayı, inceliği iyice duy anla sonra da, o nergis gözlerin içtiği kanların hepsinin de benim gözlerimden aktığını seyret gör.



Gam da ne oluyor ki, adını analım, onu, gûnüle değil, toprağa ekelim,..Gam, bir bademdir, Fakat, içsizdir. Gam bize uymaz, başını yere koymazsa, onun başını kıralım beynini çıkaralım.



Ben, güzel huylu sevgilimi denedim o, büyük bir ırmak gibidir bulanık sel suları, onu asla bulandıramaz. Ben, bir gün bile onun kaşlarını çatık görmedim. Onu, tıpkı ölümsüz, fâni olmayan hayata benzetirim.



Zaman, halktaki bu bir birine hiddetle söz söylemeyi, kırıp geçirmeyi, şu gürültüyü patırtıyı kısa keser. Ölüm kurdu, bu sürüyü birbirine, parçalar, gider. Herkesin başında, bir gurur, bir ululuk vardır. Fakat ecelin sillesi, günü gelince bütün bunların başına iner.



Bu sürünün Musa'sında acayip, görülmemiş bir âsâ var. Mûsâ, onu atınca o, şunlarm hepsini bir lokma eder; ne düğün-dernek bırakır, ne de savaş. Her akıl, her fikir, bunların mânâsını bilemez, bu sözün hakikatini kavrayamaz.



Senin aşkın, Türkü de, Arabı da öldürdü. Ben o şehidin de, o gazinin de kuluyum, kölesiyim. Aşkın, "benden. kimsecikler canını kurtaramaz" diyordu. Aşk, pek doğru söyledi. Ey gönül, sen de şu oyunu artık bırak



Ey imân incisini bir ekmek karşılığı veren, Ey gönül mâdenini bir arpaya feda eden; Nemrud, gönlünü Hakk'ın dostu İbrahim'e teslim etmedi de sonunda canını bir sivrisineğe verdi.



Ey nazlı nazlı yürüyen selvi, hazan rüzgârı sana değmesin. Ey cihanın gözbebeği, kem göz senden ırak olsun. Sen göklerin de canısın yerin de Canına rahmetten, rahattan başka bir şey dokunmasın.



Ey gönül, gönlümüzün dumanı, sevdamızın alâmetidir. Ey gönül; gönülden tüten dumanın, aşkla yanan, yakılan gönlün dumanı olduğu apaçık görünür. Ey gönül, bir gönlün kandan dalgalanması, o gönlün gönül değil, belki bir aşk deryası olduğunu gösterir



Dostun hayâli bizimle oldukça, bütün ömrümüz seyirle, seyranla geçer, mutlu bir hayat yaşarız. Ey gönül, gönül nerede muradına ererse, sevdiğine kavuşursa, oradaki bir diken, binlerce hurmadan daha iyidir daha hoştur.



Herkim bizim kâsemizden şerbet içer, dudağımızın ta(*)dını alırsa, öyfe bir sarhoş olur ki gündüzümüzü gece görür,.. Mezhebimizin kapısından kaçanın kulağını, fe(*)rahlık yakalar ve çeke çeke bizim gittiğimiz yola getirir.



Bizim bineğimiz aşk yükleriyle, yokluk diyarından yola çıktı... Gece idi, fakat gecemiz karanlık değildi, vuslat şarabıyla hep aydınlanıyordu. Mezhebimizde haram olmayan aşk şarabından, dudaklarımızı, yokluk sabahına kadar asla kurumuş bulmayacaksın.



Ey bizim milletimizden olan, bizim mezhebimizde bu(*)lunan, bizim gittiğimiz yolda giden kişi, bizim kalıbı(*)mızda, bizim bedenimizde soyunuk nice canlar görür Bizim bardağımızdan şerbet içen, öyle sarhoş olur İd, gecemizi de gündüz gibi görür.



Mademki Cenâb-i Hakk tezce ayrılmamazı yazmıştı. Bizim o kavgamız, o tiksinmemiz ne içindi? Eğer ben kötü idiysem zahmetten, sıkıntıdan kurtuldum; iyi idîysem, seninle birlikte yaptığımız konuşmaları, tatlı sohbetlerimizi yâd et, an.



Peygamberimizin yolu, izi aşktır. Biz, aşk çocuklarıyız. Aşk, bizim anamızdır. Ey ten çadırında gizlenen anamız. Sen bizim, hakikati örten, gerçeği göremeyen tabiatımızdan, nefsimizden saklanmışsın.



Gevherimiz, mayamız, lâl renkli şarapla yoğruldu. Kadehimiz, çok şarap içtiğimizden ötürü elimizden, şikâyete, feryada geldi. O kadar çok mey üstüne mey içiyoruz ki, ne biz şarabın başından ayrılıyoruz, ne de şarab, bizim başımızdan ayrılıyor.



Eğer ben ölürsem, beni ölü olarak alın, götürün sevgilime teslim edin. Sevgilim, eğer benim porsumuş, çürümüş dudağımı öpse de, ben o anda dirilirsem sakın şaşmayın.



Sevgilim! ne vakte kadar bize, uzaktan seyirci olacaksın? Biz, çâre bulucuyuz. Aşk bizim, çaresiz bir zavallımızdır. Can kimdir? Beşikte yatan aciz bir çocuğumuz. Gönül kimdir? Bir garib, âvâre konuğumuz.





KoNsAnTrE



Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'da Paylaş! Google'de Paylaş!Yahoo'da Paylaş!Live'de Paylaş!
Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink)  
Eski 09-06-2007, 21:00
8969 - ait Avatar
KoNsAnTrE
8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor
Kayıt : 06/06/2006
Forum : Çok İyi
Ortam : Süper
Yaradılış : -
İkamet :
Yaşı :
Mesleği : Otomasyon
Mesaj Sayısı : 3.369
Uyarıları : 0/0 (0)
Tecrübe : 100
Rütbe :
 

Bâzan, temizliğimizi melekler kıskanırlar. Bazan, korkusuzluğumuzdan Şeytan (bile) bizden kaçar. Şu topraktan olan tenimiz, Hakk'ın bize lûtf ettiği emâneti taşımaktadır (çevikliğimize, gücümüze, kuvvetimize aşk olsun). Ne güzel, ne kadar iyi bizim çevikliğimiz hareketliliğimiz!



Bizim topraktan yaratılmış olan bedenimiz göklerin nurudur. Bizim Hakk yolundaki çevikliğimizi melekler kıskanırlar. Bâzan, bizdeki temizliğe melekler hased ederler. Bazan da, hayasızlığımızdan, kötülüğümüzden şeytan kaçar.



Sevgilim, incir satan bir kişiye, hangi iş daha iyidir? Ey can kardeşim , elbette, incir satmak daha iyidir... İşte, bize de yaraşan, sermest yaşamak, mest ölmektir Sevgilim, mahşere de koşa koşa mest olarak varmaktır.



Tanbur, "tentenen" diye inlemeye başlayınca ten (beden) zindanında mahbus olan gönül elsiz ve ayaksız zincirini koparmaya koyulur..Çünkü, tanburun nağmelerinin mehtabında, gizlenmiş birinin sesi ona: "ey yolunu şaşırmış yaralı gönül, ger diye seslenir.



Seni, kimseye muhtaç olmadan tek başına yaratan o eşsiz varlık, seni sevda içinde tek başına bırakmaz... Kendi içine kapanıp hayaller, düşünceler meydana getirdiğin evde, yani senin gönül evinde, seni yalnız bırakmamak için, sana yüzlerce güzel yüzlü eş, dost belirtir.



Seninle birlikte olduğum zaman sevgiden, dostluklar yüzünden uyuyamam. Sensiz olduğum vakit de inler dururum, üzüntüden gözümü kapayamam. Şaşılacak şey!... Her iki gece de uyanığım; takat sen bu iki uyanıklığın arasındaki farka bak sen, gör.



Ey dönek huylu felek, türlü kötülüklerle, hile ile gönlümün rahatını kaçırdın, bana ne oyunlar ettin! Ama bir gün beni senin sofrana oturmuş, ay gibi nurdan kâseler yaparken görürsün.



Aşk ateşinden dünyada sıcaklıklar vardır. Aşkın vefası sütünden cefâ bile yumuşar. Güneşin bile utandığı bir aydan utanmayan kişi, ne utanmazdır.



Ey zülüflerinin dağınıklığı yüzünden gönüllere perişanlıklar düşüren güzel! ve yakut dudakları şekerler saçan sevgili! bana:

-"Bizden ayrılırsan pişman olursun" dedin.

-Ey benim canım! Hem de nasıl pişman oldum, bir pişman değil, bin pişman oldum. Bütün pişmanlıklar bu pişmanlıkta.



İçkiden başımda perişanlıklar var. Dudağındaki tatlılıktan ağzıma şekerin doldu. Ey gizli saki! Birbiri ardı sıra bana şarap sunacağına söz vermiştin. Korkarım ki şu anda bütün gizlilikler sözleşmeler açığa çıkacak.



Bizi dirilten o dost, ne kadar temiz ne kadar tatlıdır, ne kadar hoştur, güzeldir... Biz insanlar, ruhlardan, gönüllerden ibaret idik bedenlerimiz yoktu. 0 aziz Dost, bedenlerimizi, ruhlarımıza konukevi olarak yarattı. 0 dostumuz, o efendimiz lütfeder, kerem buyurursa bizi affeder, nasıl önceden yarattıysa, gene öyle yaratır, bizi yeniden diriltir.



Sevgili, hiç kimseler yokken, sarhoş olarak benim odama geldi. Onun nergis gibi çok güzel olan gözleri mahmurdu. Onun dudağını öpmek için yerimden fırladım, kalktım. 0 benim kalktığımı görünce: Burada yağmacı var, yağmacı var diye feryada başladı.



Aşk geldi, beni her şeyden, herkesden ayırdı beni maddi isteklerden alıkoydu, üzdü perişan etti. Sonra bana acıdı, lütfetti, ihsanlarda bulundu. Allaha şükürler olsun ki, şeker gibi vuslat suyunda, eritti beni kendine kattı.



0 dost, beni sevgi ile, nazla, çeşit çeşit nimetlerle besledi. Etden, deri ve damarlardan dokunmuş çok değerli bir kumaşdan arkama usta bir terzinin diktiği süslü püslü bir elbise giydirdi. Aslında, tenimiz bir hırkadır. Onun İçinde bulunan gönül bir sofudur. Şu gök kubbesinin içindeki bütün âlem, bir ibadet yeridir. Benim Şeyhim'de 0 dur.



Seni, kucaklamadığımdan beri (ağlıyorum) ağlamadan kaldığımı gören yok. Sen canımda, gönlümde ve gözümdesin, bu sebeble unutulmamaktasın. Allah için sen de beni unutma.



Bu sendeki gurur ne kadar artacak? Her çeşit görünüşünün hayâli, sende daha ne kadar sürecek?.. Suphanallah, sen de şaşılacak bir tavır, anlatılmayacak bir iş, bir hâl var. Ben sana "hiç" diyeceğim ama, sen "hiç"de bile değilsin. Bu kendini bir şey görmen, hep senin zannın, vehmindir.



Hakk'ın nuruyle nurlanma kabiliyyeti olan gönül sahibinin canı, Hakk'ın sırlarıyla dolar. Sakın benim, etten, kemikten, deriden ibaret olan tenimi o sırlardan habersiz tenler arasında sayma. Çünkü bu ten Hakk'ın ihsan ve lütuf denizine girdi, baştan başa lütuf ve İhsan kesildi.



Allah'ı zikretmekle, değerli bir insanın, değeri artar, nurlanır Yolunu kaybetmiş kişiyi, zikir hakikat yoluna getirir. Her sabah her akşam, her namazda, bu (la İlahe illallah (Allahdan başka tapacak yoktur) sözünü kendine vird edin (dilinden düşürme).



Ey gönül, senin gibi sevdiklerinin çoğunu helak eden, öldüren bir sevgiliyi ne cesaretle istedin? diye gönlüme sordum. Gönül şöyle cevap verdi: Bu sevmeyi, herkes içinde tek olmam için istedim.



Gönül, cana dedi ki: Ey iki cihanın sonradan geleni! Tuttuğun bu işten, uğraşıp durduğun bu didinme yurdundan kurtulmak, göz diktiğin o yüksek yere ulaşman için, sana ötelerden "gel" haberini getiren haberci» gelmeden önce, kalk, ikimiz el ele verelim, seninle birlikte koşalım, ilerliyelim, dosta da çok yaklaşalım.



Eğer yaşıyorsan, canın varsa, gel orada can feda et. Oradaki sen, buraya gelmeden önce orada idin. Orası senin asıl vatanındı. Can, bir nükte duydu, bir buyrukla o yerden ayrıldı, buraya geldi. Burada yüzlerce nükte duyduğu, yüzlerce işaret aldığı halde nasıl oldu da o yere geri dönmedi?



Eğer kendini, gerçek varlığını bulmak istiyorsan, kötü huylarından, nefsani arzularından kurtul, kendi maddi varlığından dışarı çık. Dereyi bırak, Ceyhun nehrine doğru gel. Feleğin yükünü, öküz gibi ne diye çekip duruyorsun? Bir sıçra feleğin üstüne çık,



Hak yolunda, ten pamuğundan, can esvabını ayıran o efendi Mansur' idi, Aslında, Mansur "Ben Hakk'ım" demedi. Bu sözü Hakk' dedi. Mansur nerede? Bu söz nerede? Bu sözü söyleyen Hakk idi, Hakk idi.



Gene gel, gene gel, her ne isen olduğun gibi gene gel Hakk'ı tanımıyorsan, ateşe tapıyorsan, puta tapıyorsan, gene gel... Bu bizim dergâhımız, umutsuzluk dergâhı değildir, Yüzkere tövbeni bozmuşsan da gene gel.

(açıklama)

Tahran Üniversitesi profesörlerinden Furuzanfer merhumun H.Şemsi 1342 (M.1963) senesinde Tahran'da bastırdığı (benim tercümeme esas teşkil eden) Rubaîler divanı'nda ve bende bulunan başka yazma rubaîler arasında bulamadığım bu rubainin (baza her ançi hastî baz â) Hazret-i Mevlânâ'ya ait olmadığını söyleyenler varsa da, Mevlânâ'dan bahs edilen her yerde, her toplantıda sanki bu büyük velinin başka güzel şiirleri yokmuş gibi, hep bu rubaî tekrar edilip durulur, Kimin olursa olsun, bu rubai Allahın rahmetinden umut kesilmez. Allah bütün günahları bağışlar, çünkü O, çok bağışlayan çok esirgeyendir (39/53) âyet-i kerimesinin izahından ibarettir. Hoşumuza giden "yüz kere tövbeni bozmuşsan yine gel" sözü, ümitsizliğe kapılma, Allahın rahmetinden ümidi kesme, manasına gelmektedir. Yoksa Hz.Muhammed (A.S,) in yolundan kıl kadar ayrılmayan Hz .Mevlanâ tövbeyi sık sık bozmanın Hakk'a karşı küstahlık olduğunu elbette bilmektedir. Çünkü bir hadîslerinde alemlere rahmet olan büyük ve eşsiz Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: "Günah işlemekte ısrar ettiği halde, günahlardan tövbe eden kişi âdeta Allah ile alay etmiş olur."

Yahya bin Maad Hazretleri de "Bir tövbeden sonra işlenen bir günahı, tövbeden evvel işlenmiş yetmiş günahtan daha çirkin görürüm" diye buyurmuşlardır. İran'ın yetişdirdiği en büyük şairlerden Şirazh Hafız da gönül kırmanın büyük bir günah olduğunu anlatmak için mübalağalı bir ifade ile: "Kimsenin kalbini kırma da ne yaparsan yap, bizim şeriatımızda bundan başka bîr günah yoktur'1 derken» gönül kırma da, her türlü kötülüğü yap mı demek istemiştir- Yukarıdaki rubaiyi okurken bu hususu da düşünmek gerekir.



Gece, şehrin etrafında rüzgâr gibi döndüm, dolaştım, su gibi aktım. .Gece vakti şehrin etrafında dolaşan kişiyi uyku tutar mı? Her şeyi, yerli yerinde isteyen akıldır; yoksa sarhoş olmuş, yerlere yıkılmış olandan, iyiyi kötüyü ayırd etmeyi, edepli olmayı bekleme.



Gönül, senin sevdanla rebâba döndü, rebâba. Gönül rebâbının her parçası, ateşinle yandı, kavruldu.. Sevgili, eğer bizim derdimizden ötürü susup duruyorsa, bu susuşta yüzlerce cevap var, yüzlerce cevap.



Rebâb, İsrafilin nefesiyle seslenmede. Bu yüzden ki, rebâbın sesi, (aşk ateşi ile) kavrulan gönülleri diriltir. Onlara yeniden can verir, onları gençleştirir Zamanın iyi ettiği sevgi yaraları kanamaya başlar, batıp yok olan sevdalanan küçük balıklar gibi, bir bir suyun dibinden yukarıya çıkarlar.



Yâ Rabbi, yâ Rabbi, rebâbın teşbihi hakkı için, çünkü, rebâbın teşbihinde yüzlerce soru, yüzlerce cevab vardır. Ya Rabbi, yanmış, kavrulmuş gönül, yaşlarla dolu göz hakkı için söylüyorum, Biz, küpteki şarabdan daha coşkunuz.



Biliyor musun, şu rebâbın sesi ne diyor? Diyor ki: Benim arkamdan gel, beni izle de yolu bul. Çünkü doğruya varmak için yola çıkmışsın, ama eğri bir yol tutmuşsun..Çünkü sormakla cevâba yol bulunur



Onun ruhu, doğruluk gülşeninden parıldadı, hararetli âşıkane bir edâ ile geldi, çabucak sıçrayıp kalktı...Kaab kadısı buğun, abıhayat aramada, diğer bütün kadıları geçti.



İşsiz, güçsüz oturma çabuk gel, içeri gir. Gönül ehlinin arasına karış. İşsiz olmak, kişiyi ya yemeye sürükler, yahut da uykuya daldırır...Semâ ehlinden rebâb sesi geliyor. O ermişlerin halkasına koş, onlara katıl.



Ey kâtiplerin arasına geç gelen kişi Çocuklar koşsalar bile, sen koşma. Kavmin, hareketsiz kalsa, elden çıksa bile, bu gene senin elindedir. Çabuk, rebâbı etine al, onu seslendir, inlet.



Bir yerde şarab, kebap, rebab bulunursa düşünce ile gam, cesaret edip oraya giremezler. Sarab, kebab ve rebabın olduğu yerde gamın, varlığı ...ve kaderin yetişme gücü yoktur. Ey dostlar, sonsuz, bir mânâ zevkine dalın, gül gibi, çimenler gibi dudağınızı, suyun dudağına değdirin.



Bugün de hergünki gibi yine harabız, yine harab olmuşuz. Kıyamet gününe kadar biz, bu aşk selinden kurtulamayız, Ayışığı bir gece geldi, uykunun boynunu vurdu. Ayışığı kan dökmekten hiç korkar mı?



Bugün de, her günki gibi yine harabız, yine harab olmuşuz. Endişe kapısını açma, içli feryatları ile, yanık sesiyle bize her şeyi unutturan rebâbı eline al, çalmaya başla. Mihrabı sevgilinin ilâhi güzelliği olan kimse için yüz türlü namaz, rûkü ve secde vardır.



Bizim, sarhoş olmamız için, şaraba ihtiyacımız yoktur. Meclisimizin neş'elenmesi İçin çenk ve rebab da istemeyiz. Biz gönül alıcı bir güzelin yüzünü görmeden, hoş sesli çalgıcıyı dinlemeden, mest olmuşuz, kendimizden geçmişiz.



Bizim şarabımız, kadehsiz sunulmaktadır. Dumansız bir ateşle bu göğsümüzde yüreğimiz kebab olur. Aşk rebâbının feryadı, inlemesi, gerçek sevgilimizin, gönül sultanımızın yayından, O'nun mızrabındandır. Sakın: "Bu, rebabdır, bu sesi rebâb çıkarıyor deme."



O eşsiz, parlak incinin hayâli, gözümün önüne geldi O anda kendimi tutamadım, ağlamaya başladım. Gözyaşlarını akarken İçim yanıyordu. Heyecandan şaşırmıştım. Gizlice gözümün kulağına dedim ki: biliyor musun? "Gelen konuk, çok değerlidir, çok acizdir. -Ona bol bol aşk şarabı sun,



Subhanallah! Ey parlak, ey eşsiz inci! Sen ve ben, her yönden birbirimize aykırı düşüyoruz. Ben, senin bahtınım, beni geceleri hiç uyku tutmuyor. Sen İse, benim bahtımsın uykudan kendini alamıyorsun, hiç uyanmıyorsun.



Düşünme, boş yere kafanı yorma, kendini uykuya ver, uyu. Çünkü düşünce, gönlün ay yüzüne perde olur. Gönül ay gibidir. Düşünce bulut olur onu örter, nurunu gizler Bu sebeple gönülde düşünceye yer verme, düşünüp taşınmayı suya at



Uyku geldi, göze girmek istedi, fakat gözde yer bulamadı. Çünkü, göz, senin sevdan yüzünden ateşler içinde kalmış, yaşlarla dolmuştu. Göze giremeyen uyku, bu kez gönle doğru gitti. Cıva gibi yerinde dura(*)mayan, kararsız bir gönül buldu, sonra o, tene doğru yol aldı, oraya yerleşmek istedi, orayı da harab, hem de çok harab gördü.



Ey uyku! sen tadı hoş, içimi hafif bir bengisu bile olsan, bu gece bizim işimize yaramazsın, senin bizimle işin yok. Ey uyku, saçın sayısınca başın olsa, bu gece bir baş kadar işe yaramaz, kendi başını bile kaşıyamazsın.



Sâkî! cananın güzel yüzü aşkı sevabına, bana o toprak ve su görmeyen aşk şarabından sun. Ben, beden hastası değilim, gönül hastasıyım. Ben şerbeti ne yapayım? Sen bana şarap sun, şarap.



Gece geldi. Şu gönüldeki yanışın, acaba sebebi nedir? Ben sanıyorum ki tanyeri mi ağardı, yoksa gündüz mü oldu? Şaşılacak şey! Aşkın gözüne ne gece sığar, ne de gündüz. Şu aşkın gözü, acaba gözleri mi bağlıyor.. insanı kör mü ediyor.?



Sen öyle güzel, öyle eşsiz bir varlıksın ki gökler bile seninle neşelenir. Hal böyle iken, eğer, bir insan sana âşık olursa, buna şaşılır mı? Bu sebeple, sen beni istesen de, istemesen de ben yaşadığım müddetçe sana, kul köle olacağım.



Sen bu gece birdenbire perdeleri kaldır. Korku ve endişeyi üstünden at. İki dünyadan da tamamiyle vaz geç. Onlarla zerre kadar ilgilenme. Dün sen candan gönülden söz etmiş, onlardan şikayette bulunmuştun. Bu gece ben onları yakaladım. Canı, öldürülmüş, ke(*)silmiş bir halde, gönlü de ağlar ve inler bir durumda önüne bırakıyorum.



Sırlara dalanlar, sırlar içinde varlıktan kurtulanlar, bu gece, kendilerinden geçmişler, sevgili ile perde arkasında, halvetde oturmuşlardı, Ey yabancı varlık! Aşk yolundan çekil, bu gece yabancıların aramızda bulunması bizi üzer, bize zahmet verir.



Sevgilim, sen benim Yusuf'umsun, ben ise senin hasretinle gözlerini kaybeden Yâkub'unum. Sen benim sağlığımsın: ben ise senin derdini çeken Eyyub'unum. Ben neyim? Senin yanında kim olabilirim? Sen herkesin sevgilisisin. Sen oynar durursun, bense sadece durmadan el çırpmadayım.



Dostların hatırı için bu gece uyuma. Gecenin kulağını tut, uyuma. "Fitnenin uyuması daha iyidir" derler. Sen de bir fitnesin, fakat senin gibi güzel bir fitnenin uyanıklılığı daha iyidir. Bu sebeple acele etme, uyuma.



Ey talihimi, bahtımı uyandıran sevgili, uyuma! Ey ilkbaharın, ey gül bahçesinin rengi, parlaklığı uyuma! Ey kanlar içen nergiz gibi göz! Bu gece, zevk gecesidir, neş'e gecesidir, satan uyuma.



Ey nar çiçeği gül yüzüne köle olan, uyuma, Ey ilkbaharın, gül bahçesinin parlaklığı, uyuma. Ey mahmur, kan içici nergis göz, uyuma. Bu gece içki, eğlence gecesi, sakın uyuma.



Ey ay yüzlü, böyle bîr gecede ay gibi sen de uyuma, Şu dönüp, duran gök kubbe gibi dönmeye başla» uyuma. Bizim uyanıklığımız, evreni aydınlatan ışık olur, lâmba olur. Sen de bir gece ışığı bekle, onu koru, gözet uyuma.



Ey yâr, senin gibi bir sevgili yoktur. Senin benzerin bulunmaz. Her iş seninle yoluna girer. Sen uyuma bu gece, senin güzel, nurlu yüzünden yüzlerce ışık parlayacak, etrafı aydınlatacaktır. Zâten sen, bizim içimizdesin, sakın, sakın uyuma.



Ey sevgili yine bize yakınlık göster, dostluk et, bize yâr ol, bizi sensiz bırakma uyuma! Ey mest bülbül, gül bahçesinde uyuma. Garib olan, kimsesiz bulunan dostları düşün, onları gözet, koru, uyuma. Bu gece lütuf gecesi, bağış gecesi ihsan gecesidir, sakın uyuma.



Eğer sonsuz bir hayat ve mutluluk istiyorsan, uyuma dostun aşk ateşiyle yan, yakıl, uyuma. Yüzlerce gece uyudun, ondan ne elde ettiğini, ne kazandığını gördün. Allah nzası için bu gece sabaha kadar uyuma.



Ey gönül, bir kaç gece seher vaktine kadar uyuma. Güneşin aynlığıyla hüzünlü hüzünlü dolaşan ay gibi sen de uyuma. Kova Burcu gibi şu tabiat kuyusunun karanlığından aydınlığa çıkmak için yol al, umulur ki, bir gün, kuyunun başına çıkar da nura kavuşursun, uyuma.



Ağza sığmayan lokmayı iste. Kitaplarda yazılı olmayan ledün ilmini ehlinden öğrenmeye çalış. Kâmîl insanların, ermişlerin gönülleri arasında, öyle bir sır vardır ki Cibril bile, oraya girip o sırrı öğrenemez, işte sen o sırra aşına olmaya çaba göster.



Dînî vazifelerini yapmadan, iyi, yararlı bir insan olmadan Cenneti isteme. Hakk'a lâyık bir kul, onun lûtfuna, ihsanına nail olmadan Süleyman mülkünü isteme. Madem ki, işin sonunda ecel vardır, hiç bir müslümanın kalbinin incinmesini isteme.



Müşkülünü çözen, seni hakikata ulaştıran bilgiyi, ölüm gelip çatmadan önce iste, öğrenmeye çalış, Aklını başına al da, şu dünyâyı, yani var gibi görünen yoğu bırak, yok gibi sandığın varı iste.



Bu gece, dosta kavuştuğum için mutluyum. Bu gece, ayrılık kaygısından kurtulduk. Dostla kucaklaştık, sarmaş dolaş olduk. Bu uğurlu, bu mes'ud anlarda gönlüme sesleniyor, diyorum ki: - Allah bana acısa da sabahın anahtarı kaybolsa, kapısı açılmasa ne olur?



Bu, seher rüzgârı, Hakk' âşıklarının gönüllerindeki sırlara âşinâdır, uyuma. Bu uğurlu zaman, yalvarma, yakarma zamanıdır. Bu uğurlu zamanda sen de uyuma iki cihanın halkına, ilâhi bir lütuf olarak, ezelden ebede kadar kapanmayan dilek kapusu seher vaktinde açıktır.



Ansızın bir şeker kamışı bitti, filizlendi. Birdenbire böyle bir âtw hayat, kaynakdı, coştu. Ansızın padişahlar padişahından lûtuflar, ihsanlar, sadakalar gelmeğe baş(*)ladı...Hazret-i Mustafa'nın aziz ve mukaddes ruhunun şâd olması için salâvat getirin.



Kalk, günahkârlara, kurtuluş yolunu gösteren, kurtuluş kutbunun etrafında, Kabe'yi tavaf eden ve Arafat'a çıkan hacılar gibi dön, dolaş, onun çevresinden ayrılma. Ne diye, balçık gibi yere yapışıp kaldın? Hak yolunda yürüyen kişiler için, uğraşmak, mürşid bulmak için çalışmak, çabalamak gerek. Bilmez misin ki: Ha(*)reketler, sonunda bereketlerin anahtarı olur.



Biz, aşkın âşıkıyız. Çünkü aşk kurtuluştur. Can, Hızırı gibidir, Aşk İse, bengi suya benzer. Aşk padişahından beratı olmayana yazıklar olsun! Hayvanın, aşkı besliyen, ruha giden manevi tatlılıklardan, can şekerinden ne haberi olacak?



Nuh'dan, bize mîrâs kalmış bir kurtuluş gemisi vardır ki, o gemi hayat denizinde fırtınalara göğüs gererek dolaşır durur, Gönlümüzdeki hayaller, düşünceler, ümitler, neş'eler, üzüntüler hep o hayat denizinin üzerindedir. Fakat, onların gönül gibi ne şekilleri vardır, ne de yünleri bellidir.



Sıfatların şekline bağlanmış olan o rûh, Mustafa'nın nuru ile zat-ı ilâhiye yükseldi.» O rûh, Hakk'ın zâtına doğru yükselirken, sevincinden, Hazret-i Mustafa'nın ruhunun şad olması için salavât getirmeğe başladı.





KoNsAnTrE



Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'da Paylaş! Google'de Paylaş!Yahoo'da Paylaş!Live'de Paylaş!
Alıntı ile Cevapla
  #4 (permalink)  
Eski 09-06-2007, 21:05
8969 - ait Avatar
KoNsAnTrE
8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor
Kayıt : 06/06/2006
Forum : Çok İyi
Ortam : Süper
Yaradılış : -
İkamet :
Yaşı :
Mesleği : Otomasyon
Mesaj Sayısı : 3.369
Uyarıları : 0/0 (0)
Tecrübe : 100
Rütbe :
 

Ey harmanından başaklar, bengisu ile sulanan, beslenen cihanın anbarı, cansız tohumlarla doludur. Ben o anbardan istemem, senin harmanından isterim, çünkü senin harmanın, hayırlarla, güzelliklerle, iyiliklerle doludur. Bu gece sen harmanından bana verilecek nimetlerin, ihsanların, beratını yaz.



Ey eşek gibi, öküz gibi, saman ve arpa arayıp duran zavallı, zaman seyisi; sana ne vakte kadar terbiye ve edep öğretecek? Her kokmuş ağızlı, senin dudağının tadını tatmışken, sen dudağını, o güzelin dudağına ne uzatıp duruyorsun?...



Sevgilim! Dudaklarının denizinde bağlı tuttuğun her sedefe, dudaklarının ayağına düşürdüğün her inciye ulaşmak için uğraşıyorum, fakat dil yolundan gelen, yolumu kesen eşkiyanın elinden canım ağzıma geldi. Sen eğer o güzelliklerine yol vermezsen bana da yazık, dudaklarına da yazık...



Her iki gözüm, o mahmur gözlerinden mest olmuştur. Şunu anla ki, senin aşkından, senin elinde, ben elden çıktım. B'âri, bana uy da sen de başını salla, peki de. Başında aşk havası esiyorsa bu haller, sende de vardır.



O aşk, oraya doğru at sürüyordu. Haşmetinden çalımından, gönlüm onu tanıdı da, kendi kendine dedi ki; "Sûretden, şekilden kurtulduğum zaman ben aşk İle oyunlara girişeceğim, onunla sevişeceğim"



Senin aşkın, bir otlağın çevresinde at koşturuyordu. Zavallı gönlüm onu gördü de, belirtisinden tanıdı. Gönlüm, varlık bağından kurtulduğu gün, ben yokluğun gizliliğinde, bilsen ne aşk oyunları oynayacağım.



Senin gönlün o kadar hile tuzağı kurdu ki, kendini de beni de rahmet gözünden düşürdü. 0, Firavun gibi Allah'ı tanımadı ve bu tanımamazlıkta Allah'dan o kadar soğudu ki, sanki alemi donduran soğuk kar onun her tarafını kapladı. Kasıp kavurdu.



Yârla hoş geçinen kimse, yarsız kalmaz. Müşterisi ile uzlaşan tüccar, müflis olmaz. Ay, geceden ürkmediği, karanlığından kaçmadığı içindir ki nurlandı. Gül, o güzel kokuyu, dikenle hoş geçinmekle kazandı.



Dediler ki "gönül, bizden gitti. Başka bir havada, başka bir yerin sevdasında dolaşıyor". Gönül, özür dilemek için tekrar bize gelince, sözünden anladım ki böyle yapmasından amacı o gittiği yerde benim İçin yemek pişirip hazırlamakmış.



Sevgilim! Âb-ı hayat senin yüzündeki terden bir damladır geceleri gök yüzünde dolaşan nur saçan ay, senin yüzünün parıltısının bir eseridir. Ben; "Bu uzun gecede ay ışığı istiyorum" dedim, düşünmedim ki, o, gece senin siyah saçlarının karanlığı, Ay ışığı ise senin yanakların,



Feryâd ettim, feryâd ettiğim için beni yaktı yandırdı. Sustum, susanları, ses çıkarmıyanları yaktığı gibi, beni de yakıp kavurdu. Beni bütün kıyılardan sürdü, dışarı attı, ben ortaya gittim ama ortada beni buldu ve yaktı.



O pâdişâh, kötü huylu kullarından yüz çevirmez. Senin gibi yüzlerce kulunun suçuna, saygısızlığına bakmaz. Bu sözü sen söyleme, bunu onun deniz gibi sonsuz olan lûtfu söylesin. O öyle merhamet sahibidir ki, bizim kötülüğümüzden kara şeytan kaçar da O kaçmaz.



Gönlüm beni kavgaya düşürdü, kendisi kaçtı gitti, beni yalnız bıraktı. Can, hâlime acıdı, geldi. Fakat sevdamı görünce, o da dayanamadı, kaçtı. Bu kez zühre yıldızı, benim feryadımı duydu, gökden yere indi, yanıma geldi. Bent ateşler içinde bulunca, korktu, acele ile sazını yere atarak o da kaçtır gitti.



Rüzgâr geldi, bahçede içki içenlerin başlarına güller saçtı. Sevgili geldi, dostların kadehlerine şarap doldurdu. O taze sünbül gibi kokan saçlar, güzel kokular satanların kazancına engel oldu. O mest nergis gözler, aklı başında olanların kanlarını döktü.



Yağmur, aşkla gönlü yanan birisinin başına yağıp durmadaydı. O kadar çok yağdı ki, âşık hemen eve kaçtı. Bu hali gören hoş bir kaz, kanadını çırparak dedi ki: yağmuru benim üstüme yağdır, çünkü Allah benim canımı sudan yarattı, benim su ile aşinalığım, tanışıklığım vardır.



Sevgilim! Gönül seni anınca, şenlendi, neş'elendi, Allaha yemin ederim ki o neş'eyi, zevki şaraptan almayı düşünmedi de elindeki kadehi içmeden, yere döktü. Gönül, sensiz, kendini cansız ölü bir beden gibi gördü. Zâten candan kaçanın layıkı da işte budur.



Rüzgâr, sevgilinin dağınık saçlarını okşayınca, ay, o güzelliğe hayran olur da ona candan dua edip: "ömrün uzun olsun"der. Ey bana öğüt veren kişi, aşkdan, gönlümün aldığı manevî zevki sen de tatsaydın, beni bırakır, kendine öğüt verirdin!



Evet güzelim! senin zâten bahanen azmış gibi şimdi de "uykum geldi" bahanesiyle bizden kaçarsın değil mi? Güzelce yat, uyu. Ben seher vaktine kadar, gözümü kapamadan, senin uykuya bulanmış nergis gözlerin yüzünden feryâd edip durayım.



Senin içinde bulunan, o çok yakın dostun, sana hayat veriyor, seni yaşatıyor, sana konuşma, hissetme, düşünme gücü lütfediyor. Hatta, hareme o güzel, o rûhâni yerlere ulaşmak ümidini de veriyor, sen son nefesine kadar, onun sunduğu şarabı iç, çünkü o, işveden değil kereminden bunu sunmaktadır,



O nedir ki, surete, şekfe lezzet ondan gelir? 0 ne şeydir ki, onsuz şekil de kederlidir, bulanıktır suret de,..? 0 şey, bir ân olur ki suretten gizlenir, Bir ân olur ki mekânsızlık âleminden surete akseder, şekilde parlar, görünür.



Ey câhil nefsinin havasına uyan. Ey başkalarının halinden ibret almayan. Senin bütün hayrın, su içilecek yere bir tas koymaktan İbaret, sen istiyorsun ki, bu tasdan, bütün şehir halkı senin hayrına su içsinler kananlar değil mi?



Ay yüzlü sevgilim, bugün ellerini çırparak gelmiş, can gibi gelmiş, can, nasıl hem açık. hem de gizli görünmez ise o da öyle gelmiş. Sevgilim, kendinden geçmiş, hoş, neş'eli ve aman bilmez bir halde gelmiş. 0 öyle geldiği için ben de bu hâldeyim,



Bugün nasıl bir gündür ki güneş, iki kat güçlü. Bugün ayrı bir gün, günlerden hiç birine benzemiyor. Bugünkü günde başka bir tecelli nuru görünüyor. '"Ey âşıklar! Size müjdeler olsun, bugün sizin gönünüz." diye gökten yer yüzündekilere sesler gelmede, saçılar saçılmada.



“Hayatda olduğum sürece yanlış yoldan gitmiyeyim, doğruluktan ayrılmayayım” diye tövbe ettim. Fakat eğriye, doğruya baktığım sürece görüyorum ki, bütün eğri de, doğru da sevgilimizin doğru ve eğrisidir.



Bu evde bir ışık vardı ne oldu? Şimdi nerededir? O ışık gözde İdi. Şimdi gönüllerdedir. Hoş bir hayâl gibi geldi, gönülde oturdu, kalktı. Hayır, hayır gönülden gitmedi, hâlâ da bizim gönlümüzün içindedir.



Ne aşağıda, ne yukarıda olmayan ay, acaba nerededir? Ne bizsiz, ne de bizimle olan değerli nesne, nerededir? Sakın, orada burada deme. Bütün âlem onun kudretiyle, sanatıyla doludur. Ama bunu gören nerede.?



Dünyâda sabırsız âşıktan daha biçâre, daha zavallı kim vardır? Çünkü bu aşk, çaresiz bir dertdir. Aşk kederinin ilâcı ne cimriliktir, ne de iki yüzlülüktür. Gerçek aşkta, ne vefa vardır, ne de cefa.



Bâzı insanlar gamlıdırlar; bu gamın nereden geldiğini bilmezler. Bâzı insanlar da vardır ki neş'elidirler, onlar da bu neşenin Hak'dan geldiğini bilmezler. Ne kadar solda, sağda bulunanlar, eğri, doğru yolda yürüyenler vardır ki, soldan, sağdan, eğriden, doğrudan haberleri yoktur. Ne kadar, "Ben, ve Biz" diyenler vardır ki onların da "ben" ve bizden haberleri yoktur.



Kalkınız, çünkü o mutluluk veren dost kalktı. Kalkınız, çünkü» aşkın cezası kaldırıldı; kalkınız çünkü o güzel boylu sevgili kalktı. Kalkınız, çünkü bugün kıyamet günüdür, herşey ayağa kalktı.



Gayb âleminin atlısı geçti, gitti. Onun geçtiği yerden bir toz bulutu yükseldi. 0 atlı, yerinden gitti; fakat kopardığı toz hâla, orada yerli yerinde duruyor. Ey Hakkı ve hakikati arayan kişi, sen sağa, sola bakma, dosdoğru bak da gör ki o toz koparanın tozu burada, kendisi ise ölümsüzlük, sonsuzluk âlemindedir.



Dediler ki: "Her tarafta, altı yönde de hep Hakk'ın nuru parlamaktadır." Halk, "Hani, o nur nerede?11 diye feryada başladı Gerçeği göremiyen kişi, sağa, sola, her yöne baktı, bir nûr göremedi. Bunun üzerine, ona, dediler ki. "Bir an İçin olsun sağsız, solsuz olarak bak. O zaman o nuru görürsün,



Her zerre, aç bir insan gibi, Hakk'ın sofrasına oturmuş, yeyip içmededir. Bütün varlıklar, hiç durmadan, o sofrada yeseler, içseler, yine de o sofra yerinde durur. Bu ezel sofrası başında, halk her ne kadar aç gözlülüklerinden birbirleri ile çekişirlerse de yaratıldıkları günden bugüne kadar yedikleri gibi hâlâ da yemektedirler, yine de yiyeceklerdir. Sofra kaldırılmamıştır. Olduğu gibi yerinde durmaktadır.



Ey dost, böyle yapma, bugünlerin bir de yarını vardır. İyilik de, kötülük de gün gibi görünür, meydana çıkar Âşıklık mezhebinde hainlik reva değildir. Ben doğruyum, sen gerisin, bu doğru değildir.



Birisi diyordu ki: ''Güzeller güzeli bir peri var, fakat ortada yok, görünmüyor, mekândan münezzeh olan o kutsal can acaba nerededir?" İki cihan da onun nimetleriyle orucunu bozmadadır Fakat ağızsız, damaksız oruç bozmak ancak, ona mahsustur.



Seni rüyamda gördüğüm o gece geçip de, gündüz olunca, gönül, gündüz gibi, kavga ve gürültü ile dolar..Dün gece rüyasında Hindistan'ı görüp de ayağının bağını koparan fili tutmağa kimin gücü yeter?



Ay yüzlü sevgilim dâima sağ taraftan parlar, sağ taraftan yüz gösterirdi. Bir gün ona, ''Sola bakmak haramdır, hatadır" dedim. Bu kez o ay yüzlüm, sol tarafını da süsleyince. sol yönünü de nurlandırınca dedim ki: "Sol da sağ da, sağlar da, sollar da hepsi sevgiden ibarettir Her tarafta, her yerde Hak tecelli etmektedir.



Ey saki, eğer bir mutluluk varsa, o mutluluk senin mutluluğundan olur. Sen cansın, sen gönülsün, eğer mest olmuş bir can, mest olmuş bir gönül görürsen, o can da, o gönül de,senin sevginle mest olmuştur. Aşkın, başımızın içinde raksetmede. Bir el çırp çünkü sonsuza kadar kudret, hüküm senindir (el senindir).



Senin aşkın neden böyle hikmet sahibi, üstaddır? Sevgin ve şefkatin neden böyle sağlam ve sarsılmaz bir halde? Aşk, eğer hoş ve güzel değilse, neden onun üstüne böyle titriyorum? nedendir? Eğer Aşk, hoşsa, güzelse, bu feryadlar, neden?



Bana dediler ki: "Sende olan bütün bu dertlerin, bu acıların sebebi nedir? Bu feryadların, bu solgun yanakların sebebi nedir? Dedim ki; "Böyle söyleme, bunda yanılıyorsun. Git, de benim ay yüzlü sevgilimi gör, o zaman sorunun kalmaz. Bütün bunların nede(*)nini anlarsın."



Bütün bu kadehsiz şarablar kimindir? Biz, yakalanmış kuşlarız. Bizi tutan bu tuzak kimindir? Aşıklara her an saçılmak için hazırlanmış bu sayısız şeker, bu sayısız fıstık ve badem kimindir?



Nasıl kıskanabilirsin ki, bu av, onun avıdır. Nasıl kıskanmazsa ki o Hakk'ın arslanıdır. Bütün avları yaratan Hakk olduğuna göre, Hakk'ın arslanı olmakla hiç övünür mü?



Deli divâne oldum. Bir delinin uyuması hatadır. Çünkü Deli, uykunun yolu nerededir. Bilmez ki onu bulsun da uyusun. Allah uyumaz. O uykudan beridir arınmıştır. Sen Allah'ı o kadar düşün, o kadar sev ki Allah delisi ol ki "nerde olursan ol, ben seninle beraberim' (Kuran-ı Kerim 57/4) sırrına er de), Allah'la yatıp Allah'la kalkasın.



Şeker mâdeninin üstünde sinekler, birbirleriyle kavga ederler. Şeker bulunan yere, sinekler üşüşür, fakat şekerin, sineklerin hücumlarından birbirleriyle çekişmelerinden, korkusu yoktur. Bütün kavgalara o seyirci kalır. Bir kuş, bir dağın başına konsa, sonra uçup gitse, bu halden dağda bir fazlalık veya bir eksiklik olur mu?



Ezel sofrası üzerinde her ne kadar halk kavgada ise de, yediler ve yerlerse de sofra yine o sofradır, ondan hiç bir şey eksilmez. O olduğu gibi durur Bir kuş, bir dağın üstüne konsa sonra uçup gitse, dağda bir fazlalık, veya bir eksiklik görünür mü?.



Senin bulunduğun yerde hep gam, savaş, cefâ vardır. Fakat, sen kendinden geçer, Hakk'da yok olursan, hep lütuf vardır, ihsan vardır, vefa vardır. Doğru olursan, neyimiz varsa senin olur. Fakat sen doğru olmasan da, kötülük yollarında yürüsen, ben senin kötülüklerini bile iyilik sayarım.



Seni yiyip tüketen bu sâde ateş yarının yüzlerce güzelinden, yüzlerce yakışıklı, gösterişli dilberinden daha iyidir. Görmüyor musun? 0 şehvet ateşi de, ne kadar safdır, ne kadar sadedir, ama o sâde olan ateşten ne kadar yakışıklı güzeller meydâna geldi, yaratıldı...



Gönül her kimin yanında ise, her kime gitmişse, o bizim dilberimizdir. O şimşek, nereden parlar, hangi yönden çakarsa, o bizim cevherimizdendir. Üstünde, Allah'ın "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuna karşı "Evet'diyen her ruhun sevgi ve heyecanını taşıyan her mana altını hangi madende olursa olsun, o bizim altınımızdandır. *Bu rubaide VII. A'raf suresinin 172-173 ayetlerine işaret vardır.



Bizde öyle bir aşk var ki, bu aşk bizi aşıyor, Tuhafı da şu ki, bizim yükümüz, onu taşıyacak, eşeğimizden de ağır.. O eşsiz sevgimizin güzelliği, nerede görünürse görünsün, biz ona lâyik değiliz, onun güzelliğini seyr etmeğe, onun san'at ve kudretini anlamaya gücümüz yetmez; fakat yine de o bize lütfediyor, güzelliğini bize hissetiriyor.



O güzel, bizim meclisimizin güzelliği idi, süsü idi. Meclisimizde yok..Bilmem ki nerededir? Onun, uzun bir boyu vardır. Boyu yüzünden bizim başımıza kıyametler koptu.



Temmuzun sıcaklığı sizin dertli gönlünüzdendir. Kışın soğukluğu ise, sizin soğuk öfkenizden, titreyişinizdendir. Bu sıcaklık, bu soğukluk, yüzlerce kanatfa bile sizin o bütün cihanı dolaşan ayak tozunuza ulaşamaz.



Bizim görebildiğimiz, şu gökteki âlemler, sayısız yıldızlar Allah'ın kudretli elinde bir asadan daha önemsizdir. Her zerre, her damla, birer timsah büyüklüğünde olsa bile, bunların hepsi de denizdeki balıklara benzer.



Def yoksa da, onun şeker kamışından yapılmış (neyi bizim defimiz) olur. Aşıklık şarabı elimizde değil mi? Saflar yaran Kubâd' bizim safımızda değil mi? Gizli Süleyman, Âsafımız değil mi?.



Damarlarımızın içinde bulunan, canımız, özümüz olan bir cihana ayak bas. Kan, nasıl olur da uyur? Hele bizim damarlarımızda olursa, .Damarlarımızda, özümüzde delilik belirtileri görülürse dert değil. Çünkü, büyücü de, büyü de bizim damarlarımız içindedir.



Senin gölgen, yerimiz, yurdumuz, evimiz, barkımızdır. Saçların, bizim deli, divâne olmuş, gönlümüzün bağıdır, zinciridir. Hangi köşede yanan bir mum olsa onun etrafında uçuşan iki üç pervane vardır. Fakat hiç biri, bize pervane kesilen mumumuza benzemez.



Seni gördüğüm gün, bizim cuma günümüzdür. Senin dertlerin sayesinde, her günümüz, dünden iyidir. Eğer Dünya, hatta binlerce dünya bize kin gütse, madem ki yârin sevgisi gönlümüzdedir, bizim için üzüntü, keder yoktur.



Felek, bizim kendi re'yini beğenmiş olan tabiatımızın kutu değildir, bu nedenle gönlümüzün dileğini dinlememektedir. Şu varlık âlemine geliş, bize yokluk sermâyesi olmuştur. Onun sayesinde yokluğa ulaşacağız. Perdelerin arkasında gizlenmiş, bizi terbiye eden bir süt anamız var. Aslında biz, dünyaya gelmiş değiliz. Bu dünyada yaşar gibi görünen dolaşan, gezen bizim gölgelerimizdir. Biz, birer gölge varlıktan ibaretiz.



Senin elinin, gözünün, ayağının iki olması doğrudur. Fakat gönül ve sevgiliyi ayrı ayrı sanmak yanlıştır. Sevgili dediğimiz varlık bir bahanedir Aslında gerçek sevgili Allah'dır. Kim bunları bir bilmez görmez de iki sanırsa ya Yahudi'dir, yahut kâfir.



Geceleri, çeng çalan bir güzel, elindeki sazını düzene sokuyor, hoş bir şekilde çalıyordu. Dinledi mi çengi ile şöyle terennüm etti; "Ben bir gön gazel okuyarak yanına geleceğim". Fakat o beklenmiyen sözü bir türlü doğru çıkmadı.



Bu gece, öyle bir gecedir ki, bütün gecelerin canıdır. Bu gece Öyle bir gecedir ki bütün dualar kabul edilir. Bu gece, ihsan gecesidir, bu gece bağışlarda bulunma, nimetlere erme gecesidir Bu gece, Hakkın sırlarına mahrem olanın gecesidir



O öyle bir güzeldir ki yüzünün sevdasından arşa kadar velveleler yükseliyor. Gönülde, paha biçilmez güzelliği için, yanağının pazarından akseden gürültüler duyuluyor Onun şarab testisinden, canın avucundaki kadehe şarab konurken hoş sesler çıkmakdadır. Gönlün boynunda onun saçlarından örülmüş zincir gibi, bağlar var.



Aşıkların bu naraları zevk ve neş'e mumunun yüzündendir Şaşılacak şey şu ki, mum geldi, yanıyor, fakat pervaneden eser yok; işte bu mum, öyle bir mumdur ki gündüzden de geceden de üstündür. Ey can, acele et koş ki, gönül mumu can istiyor.



Bu gece, sevgilisini ay gibi arayıp duran, onu bulmayı çok isteyen her gönül, Zühre yıldızına benzer. Zevke, safâya, eğlenceye kendini vermiş, onlara arkadaş olmuştur Sevgilinin güzel dudaklarının arzusu ile canım dudağıma gelmiştir. Sus, sus ki, bu gecenin nasıl bir gece olduğunu Allah' bilir!



Ey ten, böyle bir can, böyle ilâhi bir emânet, sende oldukça sen ölmezsin. Ey İmânsızlık sapıklıktan kurtuldun, imâna kavuştun, neş'elen, neşeni artır, çal, çağır. Her ne kadar, nefsine uymuş, cismanî zevklerin etkisi altında kalmış kişilerden bıktın, rahatsız oldun ise de sen nefsini yenmiş, temiz duygulu erlerin düyundasın, ermişlerin himmeti seninle beraberdir.



Ey gece! Sen nasıl bir gecesin ki gündüzler sana kul, köle kesilmiştir Sen bir denizsin, canın canı ise, senin dalgalarının geceleyin gösterdiği bir alevindin bir korundur. Senin başındaki o aşk ateşi, o fitne, o âfet, bu gece, alev alev yanmada ve ışıklar saçmadadır.



Zamanın devri, gelip geçmesi ve bu ab-i hayat çeşmesinin hasreti, beni söndürdü sanma.., İnsanı, can düşmanının öldürmesine şaşılmaz, benim asıl şaşırıp kaldığım şudur ki; Beni düşmanımın değil de, dostumun, canımın canının öldürmesidir.



Kanlı yaşlarla dolan, kedere eş olan bir gözden sen, uyku bekleme, böyle bir göz, nasıl uyuyabilir? Ondaki bu uykusuzluk halinin geçeceğini sanarak, ona, uykusu gelince uyur diyen kişiye! "Sen aşktan habersiz olduğun için böyle söylüyorsun da."



Ben, tövbeyi ne yapayım? Nasıl tövbe edeyim ki, benim tövbem, senin sayendedir, senin lûtfundadır. Tövbenin bütün aslı, bütün hasılı senin sermâyendir. Huzurunda tövbeden daha büyük bir günah olamaz. Senin büyüklüğüne lâyık tövbe nerede? Böyle tövbeyi kim yapabilir?



Ben seninim, benim isteklerimi yerine getirmen, her hususda beni memnun etmen gerek. Çünkü bu şehirde herkes senden ve benden söz etmektedir. İster gönlünü katılaştır, bana sert davran, ister yumuşak ol, beni okşa. ne olursan ol, ne şekilde hareket edersen et ben senin o katı gönlünden el çekmem, çünkü seni seviyorum.



İsteklerimi yerine getirmen, çaresiz gönlümü memnun etmen lâzımdır Çünkü bu şehirde, herkes senden ve benden söz etmektedir İster gönlünü katılaştır, bana sert davran, ister yumuşak ol beni okşa. Sert bir kayanın içinden fışkırıp çıkan tatlı bir kaynak gibi akacak ve bana geleceksin.



Bu gece, o yakışıktı, güzel dilberin hayali geldi, Ten evinde gönlün makamını aradı. Gönlü, yerinde bulunca, hemen hançerini çekti eli, kolu sağ olasıca o güzel varlık benim gönlüme sapladı.



Sevgilim! Senin aşkında baş vurduğum her hile hiçe gitti. Senin için boş yere, kan ağladım, yandım, yakıldım, acılar çektim, çektiklerimden haberin bile olmadı, bütün bunlar, sensiz hiç olup gitti.



Bana verdiğin ızdıraba, düşürdüğün derde hiç bir yüzden, hiç bir kimseden derman bulamadım. Aslında, kim bana derman verebilir ki, benim çektiğim derd de bir hiçten ibarettir.



Sana, derdine ortak bir yar olduğu ümidini verenin sözü yalandır. Sakın bu yalana kanma o, seni kandırmak için dil dökmektedir, Sevinç gününde, iyilik ve varlıklı gününde bütün dünya senin dostundur. Fakat, gam gecesinin dostu pek azdır.



O kimseye ki, Allah, senin gibi çok güzel bir sevgili lütfetti ona, kararsız, huzursuz bir gönül, bir can verdi., öyle bir kişiden sakın, bir iş bekleme, bir istekte bulunma, çünkü, Cenab-ı Hakk, ona bambaşka, görülmemiş bir iş vermiştir, onu, aşkla görevlendirmiştir.



O beni mest görünce, ellerini çırptı ve "gene tövbesini bozdu, gene sarhoş geldi" dedi. Bizim tövbemiz, şişe yapanın hâline benzer- Şişenin yapılması her zaman güçtür, ama kırması kolaydır.



Mademki etrafımızda bulunan kişileri gürmekdeyiz. 0 halde, biz yalnız değiliz. Biz bu gerçeği anlamıyor da, sayılara takılıp, kalıyoruz. İyiden de, kötüden de haberimiz var, onları da duyuyoruz, anlıyoruz, aslında bu anlayış bu idrak, bizim için kötü bir haldir. Bu duygular yüzünden, benlikten kurtulamıyor, kendimizden geçemiyoruz. Kendinden geçmeyen gönül, ayak altındadır, işkencededir.



Bugün bir ben varım, bir de elimdeki sabah şarabının kadehi var... Düşünüyorum, kalkıyorum, sarhoş, sarhoş dönüyorum. Selvi boylu sevgilimle ben mestim, ken(*)dimden geçmişim. Alçalmışım, ondan başka biri var, bir varlık kalmasın diye, ben yok olmuşum.



Tövbe, kendi gönlünü demir gibi katı yapmıştır. Kulunu öldürmek için gözünü açmış, hiddetle parlatmış. Sev(*)gilim, ben her ne kadar saçların gibi büklümler, kıv(*)rımlar halinde perişan isem de, ettiğim tövbe bana ne yaptıysa ben de ona, onu yapacağım.



Benim canım, o cana, o cihana yüzünü döndürmüştür. Hem o tarafı kıble edinmiştir, hem de o tarafı saygı ile, sevgi ile öpmektedir. Allan bize bu huyu vermiştir. Huyu veren de o, işleri çeviren de 0.



Bir can ki, aşk şarabını ötelerde, ezelde, ruh âleminde içmiştir. 0 güzel yüzlünün hakikat bağının üzümünden yapılmış mana şarabını tatmak mutluluğuna ermiştir. O bağ, o mutlu canın boğazına sarılır da derdi: "Ben, onun kanını dökerim, çünkü, o bizim kanımız içmiştir."



O gözün kapalı bulunması uyanıp parıldamak, ışık saçmak içindir. Fitneyi, uyumuş sanman gerekir. Sen dün, bizim gözlerimizden ne kadar çok yaşlar akıttındı..Bugün, o akıttığın göz yaşlarımızdan, nice derelerin meydana geldiğini gör.



Dedi ki: "Gel, sema, yoluna girdi, şenlendi." dedim ki: "git, (bu) köle hastalandı" Kulağımı çekti dedi ki; "Buralardan kalk'da geri gel, çünkü o, iki dünyanın fitnesi, uyandı.



Dedim ki "gel, semâ düzenlendi ve şenlendi" dedi ki, "git, bu köle hastalandı" Dedim ki "eğer sen ölmüşsen dirilirsin. Çünkü, zamanın İsa'sı iş başın(*)dadır. Onun mucizeler yaratacağını görürsün.



Def çalmaz isen akşam oldu, deriz. Çalma, çünkü canım bütün gece semâ etmededir. Özellikle Hakk aşıkları için gece, bir şarab haline gelmiştir. Çalgı def olmasa olmasın, her taraftan ilâhi nağmeler işitilmektedir.



Ey can sakisi, çalgıcımıza ne oldu? Neden hoş bir ahenkle çalmıyor? Onun güzel nağmelerinin yolunu kim kesmiş? Mutrib bilir ki, aşk'ın iyisi de var, kötüsü de. Aşkın iyisine de, kötüsüne de mutribin yardımı vardır.



Bize dost olan, arkadaş olan bir can vardı, o can bize şimdi yabancı oldu. Hekim olup hastalıkları iyi eden akıl da, deli, divâne oldu.



Padişahlar, bütün hazineleri, yıkık yerlere, viranelere gömerler. Bizim viranemiz, yıkık gönlümüzse, dostun hazinesinden ötürü virane olmuştur. Dostun ilâhi emânetine dayanamamış, yıkılmış, bu hâle gelmiştir



Sıçrayıp, kalk, çünkü rûh sema'a başladı. O şeker gibi hoş sesler çıkaran def, ayrılıklardan şikâyet eden neye eş oldu, arkadaş oldu. Ezelî sevda aşk ateşini alevlendirdi. Senin, aşkla coşup hay hay demen nerede kaldı? Şimdi sen hey hey de hey demenin tam zamanıdır.



Sevgilim, senin ayağına sarılmışım, elimi senden çekmem. Gönlüm, aşkınla hastadır, yaralıdır, kimden derman arıyayım? "Cesaretin yok, tahammülsüzsün' djye beni kınamadasın, cesaretim yoksa, kirpiklerimde göz yaşları var ya...



Gece gözü görmiyen gam, niçin bana sarılmış, yakamı bırakmıyor? Acaba, o kör müdür, yahut beni mi kör sanıyor? Aslında ben gökteyim, şu balçıktan yaratılmış fani cismim benim aksimden, gölgemden ibâretdir. Suya akseden yıldızı, bir kimsenin sudan çaldığı görülmüş müdür?



Seni zahir gözü ile, baş gözüyle gören, mânânı görmeyen, gülünç olmuştur. Seni, kendisiyle kıyaslayan yoksulun gözlerinde ne dikenler vardır, ne dikenler!..



Ruhum, dün gece rüyasında bir ay görmüştür. 0 ay yüzlü güzelin gözü nurlandıran parlak bir yüzü, lâtif bir dudağı vardı. Ya, taze bir gülün üstünde şekerler coştu, yahut da, şeker kamışlığında, taze bir gül bitti.



Güneşle ısınan, ateşler yağdıran toprak, yemyeşil olur, çiçeklerle, çimenlerle süslenir. Hele, Özellikle o toprak, konuşan, uyanık bir toprak olursa,..o, neler, nelerle süslenmez. Geline benziyen şu toprağın, kendini süsleyenden haberi yoktur. Ne hoş, ne garip bir habersizlik! Kendini süsleyenden, uyandırandan haberi yok.



Geceleyin yürü zira gece, sırlar rehberidir, herkes uyurken ilâhi aşk sırları, mânâ zevkleri gönle gelir. Çünkü geceleyin gönlün kapılan açılır, yapılan işler, yabancıların gözlerinden gizlenir Geceleyin, gönlümüz aşk ile, gözlerimiz ise uyku ile karışmış olduğu halde, bizim yarin güzel yüzü ile işimiz vardır, buluşmamız vardır.



Bağda, bağçede görülen selviler, güller, aslında o sevgilinin, o güzelin boyunun, yanaklarının aksidir. Düşüncem rûh aleminde verilen ezeli ikrarla mest olmuştur. 0 ikrarın zevki ile yalnız ben mest değilim. Bütün insanlardan bir tane bile ayık varsa, ben dinsizim.



Benim bağımda, bahçemde görülen selviler, güller, aslında o, sevgilinin, o güzelin boyunun, yanaklarının aksidir. Billâh sevgilim; senin ikrarın olan o ad'a yemin ederim ki, bugün benim bir damarım bile kendinde değildir.



Benim bu gecem, pek zayıftır, bitkindir. Bu gece, sırların düzenlendiği, açıklandığı bir gecedir. Sırlardan söz ettim; benim gönlümün bütün sırları, sevgilinin hayâli başka bir ş