| Akbulut'tan 'Resim Neyi Anlatır' Türk Hamamı'ndaki kadınlar kim? Bu hangi hamam? Veronese, İsa'ya hakaret mi ediyordu? Fragonard sübyancı mıydı? Resimlerinde çok sayıda deliye yer veren Hieronymus Bosch'un kendisi de bir deli miydi? Toulouse-Lautrec'i var eden Paris fahişeleri miydi? Delacroix devrimi nasıl romantikleştirdi? Ortaçağda halı motifleri üzerinde keşfedilen altıncı duyu neydi?..
Ingres, Vermeer, Fragonard, Kandinsky, Bougureau, Bosch, Watteau, Veronese, Lorrain, De La Tour, Seurat, Toulouse-Lautrec, Delacroix ve Chardin gibi kendi dönemlerine damgalarını vurmuş 14 ressamın bir ya da iki tablosundan hareketle yapılan yorum ve çözümlemeler. Ayrıca Mısır'ın El Feyyum bölgesinde ortaya çıkarılan tarihin ilk portrelerinin şaşkınlık veren öyküleri...
İşte Durmuş Akbulut, 'Resim Neyi Anlatır' adlı kitabında resmin gizemli dünyasının kapılarını aralıyor, onu anlamak için dilini paylaşıyor.
'Resim Neyi Anlatır', resme getirdiği benzer yaklaşımların dışında, özgün yorumlar ve çözümlemeleriyle öykü tadında okunabilecek bir kitap. Durmuş Akbulut'la kitabını konuştuk.
İsterseniz kitabınızın adından hareketle sorayım ilk soruyu: Resim neyi anlatır?
Durmuş Akbulut: "Bu bazen şaka yollu da olsa herkesin ilk sorduğu soru. Bu soruya kısa bir karşılık bulmak zor. Ciltlerce kitap yazabilirsiniz bu konuda. Ama özetle söylemek gerekirse resim kendi dünyasını yansıtır ve onu anlatır. Resim, çoğu kez sadece gördüğün şeydir.
Ama benim kitabımda yaptığım şey, sanırım, resmin ne anlattığından çok, benim o resimden ne anladığım şeklinde özetlenebilir. Dolayısıyla, resmin anlattığı şeyi, bir anlamda yaratan yazardır; hatta değiştiren, resmi başka yerlere taşıyandır yazar. Görüyorsunuz, resim neyi anlatırın tek bir yanıtı yok."
Kitabınıza aldığınız ressamlar için belirli bir ölçüt belirlediniz mi? Ya da kendi beğeninize göre mi seçtiniz o ressamları? Mesela neden hiç Türk ressam yok?
Durmuş Akbulut: " Önce şunu belirtmeme izin verin: 'Resim Neyi Anlatır' bir ressamlar kitabı değil, resim kitabı. Akademik anlamda bir resimden söz etmiyorum; daha çok, farklı bir denemeden, edebiyatla kardeş giden bir deneme-yorum tarzından söz ediyorum. Bu yüzden, kitabım için bir ölçüt koymadım, her tür tablo olabilirdi.
Döneminin de bir önemi yoktu elbette. Kitabı okuyanlar bilir; içerik olarak söz konusu ressamın hayatına çok ama çok az yer verdim. Benim kitabım tamamen eser odaklı. Ama bazen, eseri incelerken, yazarın da geçmişinden yararlandığınız oluyor tabii. Neden bir Türk ressam da almadınız diye soran çok oldu.
Bu sorunun geleceğini hiç düşünmemiştim çünkü ben ressamı değil, tabloyu esas alıyorum. Her ulustan bir ressamın eseri olabilir. Yine de bu kitabımın devamında Nuri İyem'in bir resmini yorumlamayı düşünüyorum."
Kitabınızın önsözünde 'resim okumak' diye bir kavramdan söz ediyor ve bunu güzel bir şekilde açıklıyorsunuz. Farklı sözcüklerle ifade etmek gerekirse, gerçekten nedir resim okumak? Ya da bir resim okunabilir mi?!
Durmuş Akbulut: "Dilbilimcilerin sıkça belirttiği birşey var: Sistemli olan her şeyin bir dili vardır. Trafik ışıklarının, karikatürün, renk skalasının, sinemanın ve tabii resmin. Ama bu dil, telaffuz edilemeyen, sadece sembole, şekle indirgenmiş harflerden, sözcüklerden ve paragraflardan oluşur. Görüntünün, ya da resmin, gramerini oluşturan şey de, görüntünün akış mantığı, düzenidir; resim söz konusuysa, nesnelerin mantık düzenine göre yerleşim şekli ve kompozisyonudur.
Bir resmin grameri, kompozisyonu, bozuksa eğer, bunu hemen fark ederiz ve kötü bir resim olmuş deriz. Tıpkı kötü yazılmış bir yazıyı fark etmemiz gibi. Resmi okumak budur. Ama bu sadece biçimi oluşturur. Yani üst katman. Resim de göstermek istediği şeyi üst katmanda doğrudan yansıttığına göre, içeriği nasıl dolduracağız? İşte bu noktada yorum devreye giriyor.
Ama bu yorum, üst katmandaki biçimden kopuk olamaz. Örneğin, herhangi bir tablo üzerinde bir ağaç gördüğümüzü varsayalım. Biçimsel anlamda "Bu bir ağaçtır," deriz ve doğrudur. Bu "gösteren" dediğimiz şeyi oluşturur. Ama o ağacın bir anlamı vardır. Bulunduğu yerin, diğer figürlerle girdiği ilişkinin bir anlamı vardır. Hatta nasıl bir ağaç olduğunun bir anlamı vardır.
İşte bu da 'gösterilen' dediğimiz şeye karşılık gelir. İkisi birden birleşince, 'gösterge' ortaya çıkar. Resim üzerindeki tüm göstergeleri tek bir sistem içinde incelersek, resmin dilini oluşturmuş, dolayısıyla bir okuma gerçekleştirmişizdir."
Sanırım semiyotik (göstergebilimsel) bir bakış açısından söz ediyorsunuz. Ama böyle bir yöntem, resim gibi haz değeri yüksek bir sanat için fazla matematik, daha doğrusu fazla katı kaçmıyor mu?
Durmuş Akbulut: " Bu bir semiyotik inceleme kitabı değil. Kaldı ki ben ne bir akademisyenim, ne de semiyolojiyi hatmetmiş biri. Bu çok iddialı olur. Ama semiyoloji, "görünenin altındaki görünmeyeni" inceleyen bir bilim olarak beni fazlasıyla ilgilendiriyor.
Yöntem olarak bu daldan az çok yararlandım ancak ben daha çok Roland Barthes ve John Berger'in çizgisini tercih ediyorum. Dolayısıyla yaptığım şey bir tür denemeden ibaret. Yanlışa düştüğüm, aşırıya kaçtığım yerler olmuştur elbette. Ama deneme de bu değil mi zaten? Bir tabloyu yorumlarken, söz konusu resmin haz değerini artırmayı, okuru şaşırtmayı, hatta o resme farklı üst-metinler yazmayı amaçladım.
Bazen resmim ötesinde, hatta o resmi dışlayan metinler ortaya çıktı. Bazen de tam tersi, çok yalın bir natürmorttan; diri, yaşayan ve hareketli bir resim yaratmaya, canlı bir alt-metin yazmaya özen gösterdim. Ne kadar başarılı oldum, bu okurun beğenisine kalmış birşey."
Kitapta benim ilgimi çeken yerlerden biri de William Bouguereau'ya ait bölüm oldu. İlk başta insanda fotoğraf izlenimi yaratan resimler var. Sizin bu ressamdan etkilenmeniz de aynı şekilde mi oldu?
Durmuş Akbulut: "Bouguereau çok ilginç bir sanatçı. Aslında akademik tarzda resimler beni çok fazla çekmez. Ama ressamın yaşadığı dönem itibariyle baktığımızda, çıplaklığın bu denli göze sokulmuş olması şaşırtıcıydı. Çünkü Viktoryen ahlakın baskın geldiği, tutucu bir dönemden söz ediyoruz.
Aynı şekilde, Fransa'da köylülerin de temiz kıyafetlerle resme girmeye başladığı bir dönem bu. Bouguereau bunu tüm becerisini kullanarak resmine yansıtmış. Aslında satir ve nimfea resimleri altında verilen çıplaklık, o dönemin sansürünü aşma çabasından başka birşey değil. Çünkü su perilerine ya da nimfealara baktığınızda; Antik Yunan'ın donuk güzelliğini değil de tamamen Fransız modeli kadın bedenleri, tanıdık yüzler görüyorsunuz. Hatta, aynı tablolarda gizli fallus figürleri keşfeden eleştirmenler bile var.
19'uncu yüzyılın sonlarında bu tabloların çoğu işadamlarının duvarlarını süslüyordu. Bu da, Bouguereau'nun nü temalı resimlerinin, o dönemde, bir tür tüketim boşluğunu doldurduğu anlamına gelir. Ama bu ressamın da amaçladığı birşey miydi, sanmıyorum. Günümüzde bu boşluğu, erotik sinema ve fotoğraf dolduruyor. Aslında erotik alımlaması yüksek, çok eskiden yapılmış nü resimlerin sayısı çok fazla.
Ama Bouguereau'nun öne çıkmış olması, foto-idealist dediğimiz bir tarzda resim yapmasından kaynaklanıyor. Onun fırçasından yansıyan bir kadının nü'sü fotoğraftan neredeyse zar zor ayırt edilir. Bu da doğal olarak bir gerçeklik hissi uyandırıyor ve arkasındaki fırça izlerini göremiyorsunuz."
Son olarak, yeni bir şeyler hazırlıyor musunuz yoksa bunların devamı mı gelecek? Yeni bir çalışmanız var mı?
Durmuş Akbulut: "Bu kitabım daha bitmeden yeni bir çalışmanın ilk eskizlerini oluşturmuştum zaten. Aslında iki çalışmayı aynı anda yürütüyorum. Birincisi, 'Resim Neyi Anlatır'ın devamı niteliğinde, ama biraz daha didaktik içerikli bir yapıt. Diğeri, tematik isim olarak 'Bedenin Yolculuğu' adını verdiğim; içinde yine resim, heykel, afiş ve PC oyun kapaklarının da olacağı farklı bir çalışma.
Ama hiçbiri akademik bir çalışma olmayacak. Dediğim gibi, ben edebiyattan besleniyorum ve deniyorum. Amacım da, yazdıklarıma birer edebiyat eseri şeklinde bakılıp, o şekilde değerlendirilmesini sağlamak." Ağırdır sevgilerim her yürek taşıyamaz!
Büyüktür umutlarım her omuz kaldıramaz!
DOSTLUK GÜNAH OLMAYACAK KADAR MASUM,
KÖLE OLMAYACAK KADAR ÖZGÜR,
UMULMAYACAK KADAR YAKIN,
UNUTULMAYACAK KADAR DERİN,
TEK BAŞINA YAŞANMAYACAK KADAR ZORDUR.
|