İlk ve tek yurtdışı seyahatim
Gazetecilik hayatımda bir kez yurtdışına gönderildim. Onun da enteresan bir hikayesi var.
İşsizim, aylardır kiramı verememişim. Ev sahibi beni kapının önüne koydu koyacak. Özel durumum nedeniyle evsiz kalmaya tahammülüm yok. Neyse, bir gazetede çok düşük maaşla iş buldum. Hiç yoktan iyidir diyerek işe başladım. Kendimi göstererek maaşımın artırılmasını sağlamak düşüncesinde olduğum için arı gibi çalışıyorum.
Boğaz Köprüsü'nden önceki dönemi bilmeyen gençler için yazıyorum, arabalar iki yaka arasında Kabataş-Üsküdar arabalı vapurlarıyla gidip gelirlerdi. O zamanlar şimdiki kadar araba yoktu ama yine de, akşam saatlerinde Kabataş iskelesinde çok uzun kuyruklar olurdu. Bu kuyruklarda birkaç saat beklendiği vakiydi.
Kulağıma bir haber çalındı. Birtakım uyanıklar, iskeledeki görevlilerle de anlaşarak tezgahı kurmuşlar, komple hizmet veriyorlar. Arabanızla iskeleye geliyorsunuz, sizi hiç bekletmeden en öne alıyorlar, yanınıza bir bayan arkadaş veriyorlar, elinize de bir şişe viskiyle bir paket yabancı sigara tutuşturuyorlar. Parayı ödedikten sonra gerisi size kalmış. O dönem için bu bayağı enteresan bir olaydı. Çünkü her köşebaşında bir çocuğun "Kent var, Marlboro var" diye bağırdığı günlerin uzağındaydık henüz. Viskiyi ve yabancı sigarayı parasıyla bulmak da kolay iş değildi.
Bu haberi çıkarabilirsem göze girmem kolay olabilirdi. Hemen kolları sıvadım. İskele memurları içinde o tezgaha dahil olmamış, helal süt emmiş birini buldum. Bana her şeyi açık açık anlattı. Sigara- viski taşımacılığında kullanılan ve 'seyyar' denen küçük çocuklardan biriyle konuşmamı sağladı. Sonunda da dedi ki: "Ben anlattım ama sen yazamazsın.'' Niçin böyle konuştuğunu sordum, akşam saatini beklememi istedi. Beklemeye koyuldum. Bir yandan bana ne göstereceğini merak ediyordum bir yandan da bu dürüst memura kızıyordum. Niçin yazamayacakmışım ki? Bal gibi de yazarım...
Saat yediye geliyordu ki, bu memur arkadaş beni yanına çağırdı ve eliyle hemen yanımızda duran arabayı gösterdi. Dönüp baktığım anda bizim yazıişleri müdürüyle gözgöze geldik. Elinde bir viski şişesi, yanında ise ne iş yaptığı ilk bakışta anlaşılan bir kadın vardı. Birbirimizi görmezlikten geldik.
Ertesi gün, hiçbir şey olmamış gibi, haberimi yazdım ve teslim ettim. Haber yayınlanmadı tabii ki. Ama yazıişleri müdürü beni çağırttı. Sofya'daki Avrupa Güreş Şampiyonası'na gönderileceğimi söyledi. İşe yeni başlamıştım, kıymet verilen bir eleman değildim, spor servisinden de değilim. Yayınlanmayan haberimin ve suskun şahitliğimin karşılığıydı bu ödül. Hiç yurtdışına çıkmamış olduğum için, bu ödülü kabul ettim.
Sofya'ya güreşçilerle birlikte gittik. Hepsi tertemiz Anadolu çocuklarıydı. Kısa sürede kaynaştık ve iyi ilişkilerimiz seyahat boyunca sürdü.
Söz kaynaşmadan açılmışken bir noktayı belirtmek isterim. Şimdiki gençlerin geyik muhabbeti dedikleri sohbet tarzı bizim zamanımızda da vardı ve bu tür sohbetlerde, zaman zaman, güreşçilerle ilgili yorumlar da yapılırdı. Vücut vücuda temas gerektiren güreş, rakip sporcular arasında yakınlaşmalar yaratırmış da, hatta farklı cinsel tercihlere yönelen güreşçiler çıkarmış da... Sofya seyahatimiz boyunca bu hususa özellikle dikkat ettim ve gözlemlerimin sonucunu tek kelime ile özetlemek isterim: İftira!
Fakat bizim çocuklar karşı cinse karşı hayli ilgiliydiler. Otelimize bol bol Bulgar kadını geliyordu ve çocuklar fırsatını buldukları anda boş odaları tepe tepe kullanıyorlardı. Yalnızca, 52 kilo güreşçimiz pek mahsun kalmıştı. Bu çocuk, Sofya'ya gelmeden önce, kuvveti saça gitmesin diye kafasını kazıtmış. Bulgar kadınları ise, arada para ilişki olmasına rağmen, her nedense kafası kazılı erkeklerle yatmak istemiyorlardı.
Pek üzülen bu güreşçi bir gün yanıma geldi ve "Abi, bana bir peruk bulalım" dedi. Bunun zor olacağını anlattım. Komünist rejim altında yönetilen Bulgaristan'da iki yabancı olarak nereden peruk bulacaktık? Yine de bu çocuğu kırmak istemedim ve gazetecilik ruhuyla araştırmalara koyuldum. Netice beni biraz şaşırttı, çünkü Sofya'da bir perukçu vardı. Adresi aldık, dükkana gittik. Evet, peruk vardı ama yalnızca sarı saç renginde peruk vardı. Bizimki bir tane aldı. Kalbini kırmamak için ağzımı açmadım ya, esmer tenli, kaytan bıyıklı, kavruk tipli güreşçimiz, başında sarı perukla hayli komik olmuştu. Fakat o, halinden pek memnundu, kendisini de pek beğenmeye başlamıştı. Yolda yürürken vitrin camlarından kendine bakıyor, yüzüne bir gülümseme yayılıyordu.
52 kilo güreşçimiz yaptığı masrafın faydasını gördü ve o akşam bir Bulgar dilberiyle odaya kapanmayı başardı. Ama şanssızlığa bakın ki, kafile başkanının da odalara baskın yapacağı tuttu, üst katlarda kaçışmalar, kovalamacalar meydana geldi.
Ertesi sabah kahvaltı salonunda güreşçilerle birlikteyiz. Bir akşam önce bizim 52 kiloyla odaya kapanan kadın göründü. Elinde sarı peruk... Ben hep iyimserimdir. "Ne güzel" dedim kendi kendime, "çağdaş bir Sinderella masalı yaşıyoruz. Kadın peruğun hangi kafaya uyduğunu bulacak, belki sevgi sözcükleri söyleyecek"...
Kadın doğrudan bizim güreşçinin yanına geldi, "Komşi, 'bi daha bi daha' derken iyiydi ama sen parayı vermedi" diye bağırdı. Esmer teni peruğun rengine dönen güreşçimiz "De get lan!" filan gibi bir şeyler söylemeye çalışırken, bizim kafile başkanı ayağa kalktı, kadını şöyle bir itti, 52 kilonun yakasına yapıştı ve Osmanlı tokadının ne olduğunu orada gördüm. Çok üzülmüştüm...
Esat Kamil
Not: (Ç)alıntıdır