Forum | GYKFRM.CoM


Giriş Yap

Forum İstatistikleri

Reklam

Destek Verenler

Forum | GYKFRM.CoM » Eğitim, Öğretim » Ödev » Türkçe, Edebiyat » Servet-i Fünun Edebiyatı Şahsiyetler

Türkçe, Edebiyat | Türkçe ve edebiyat alanında bedava ödevler, makaleler ve kitap özetleri.

Taglar:


Üyelerimize Merhaba Deyin...
Loading... Please Wait...


Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
  #1 (permalink)  
Eski 10-11-2006, 13:42
8969 - ait Avatar
KoNsAnTrE
8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor
Kayıt : 06/06/2006
Forum : Çok İyi
Ortam : Süper
Yaradılış : -
İkamet :
Yaşı :
Mesleği : Otomasyon
Mesaj Sayısı : 3.369
Uyarıları : 0/0 (0)
Tecrübe : 100
Rütbe :
 
Exclamation Servet-i Fünun Edebiyatı Şahsiyetler


HALİT ZİYA UŞAKLIGİL

MAİ VE SİYAH (1897)

İstanbul’da orta halli bir ailenin oğlu olan Ahmet Cemil Mülkiyeyi (Siyasal Bilgiler Fak.) bitireceğine yakın babasını kaybeder; evin geçimini sağlayabilmek için gazetede çalışır, kitaplar çevirir, özel öğretmenlik yapar; bir yandan da büyük ümitler bağladığı eserini tamamlamaya çalışır. Okulu bitirir, yazarlığı memurluğa tercih etmiştir. Eseri bitince meşhur ve zengin olacak H.Nazmi’nin kızkardeşi Lamia ile evlenecektir. Mehtaplı mavi bir gece, Tepebaşı bahçesinden Haliç’e bakarak bu hayalleri kurar. Fakat mavi ümitler zamanla siyah gerçeklere dönüşür. Evlendirdiği kızkardeşi İkbal kocasından gördüğü eziyetler yüzünden ölür, uzaktan sevdiği Lamia’yı bir başkasına nişanlarlar. Tamamlayarak arkadaşlarına okuduğu eserde umduğu ilgiyi bulamayınca A.Cemil kitabını kendi eliyle ateşe atar, annesini alıp siyah bir gecede bindiği bir gemiyle İstanbul’dan ayrılır. Yemen’de bir ilçe kaymakamlığı almıştır. Ümitlerini gömdüğü şehirden kaçar.



ESERDEKİ BELLİ BAŞLI ÖZELLİKLER

1-Ahmet Cemil’in ailesinden gelen özellikler

Ahmet Cemil’in ailesinden gelen özelliklerden en bariz olarak babası ile hemen hemen aynı anlayışta bir ruh haline sahip olmalarıdır. Bunu en iyi 33.sahifede renk seçiminde görüyoruz. Kula’dan armağan edilen kilimi sermek için ortaya çıkan meselede... “Cemil kuşkusuz babası gibi penbe odayı, İkbal ise sofayı seçmişti.” Yine 34.sahifede babasının şiire (mesnevi)’ye önem vermesi de onu şair olarak etkilemiştir.

2-ESKİ EDEBİYAT ANLAYIŞLARI

Romanda Eski edebiyat taraftarları Raci ile bütünleştirilmiştir. A.Cemil’in Raci’ye hitap ederek yaptığı konuşmalar onun eski edebiyat anlayışıdır. 15.sahifede Raci’ye dönerek “Siz şiirimizi bıraktıkları noktada değişmez görmek istiyorsunuz, amma bunun çözüm yolu olmayacağına bir türlü inanmak istemiyorsunuz” der. Yine eski edebiyatta dilin donuk bir kütle haline gelmesinde sanat ve süsü yegane Cemil kabul eder.

Yine yazar romanın 20.sahifesinde Raci’de tasarladığı Muallim Naci’nin sanat anlayışını açıklıyor ve onun şairliğe özenen, bir hiç olduğunu ileri sürerek “Tanrım “Şair Raci” dedikleri işte buydu!.. Bu kadar hiçliğine karşı her üstün nitelik sahibine düşman..” diyerek M.Naci’yi hakir görmekte, onu kötülemektedir.

3-DİL ANLAYIŞLARI

Servet-i Fünuncular eski edebiyat dilini süs ve sanat gibi belalarla sarılmış olarak görürler. Onlar çok daha başka bir dil aramaktadırlar. Aradıkları bu dili A.Cemil’in ağzından eserin 16. Ve 17. sahifelerinde şöyle izah eder. “Bilseniz şiirin nasıl bir lisana muhtaç olduğunu bilseniz!” diyerek dil hakkında benzetmeler yapar sonrada “İşte bir lisan istiyoruzki onda o nağmeler, o renkler, derinlikler olsun; fırtınalarla gürlesin, dalgalarla yuvarlansın, rüzgarlarla savrulsun, sonra müteverrim bir kızın kenarı firaşına düşsün (Veremli bir kızın yatağının ucu) ağlasın; Bir çocuğun beşiğine eğilsin gülsün, Bir gencin umutla parlayan bakışına saklansın. Bir lisan... Oh! Saçma söylüyorum, zannedeceksiniz bir lisanki sanki bütünüyle bir insan olsun.”

Burada dilin çıkış noktası “duygu” daha geniş bir deyimle “ruh” veya “insan” teşkil eder. Onlar dilin canlı insandan ayrılarak kabuklaşmasını edebiyat bakımından tehlikeli görürler. Çünkü bu dilin ölümü demektir. Dil ancak ruhu yahut insanı ifade ettiği zaman sanat haline gelir. A.Cemil’in ideali işte budur.

A.Cemil derin duyguların şairidir. Onları basma-kalıp bir şekilde ifade edemez binaenaleyh romanın 46.sahifesinde “Ah neler hissediyorum da tahlil edemiyorum” diye yazdığı parağrafta mevcut dilde bu duyguları anlatacak kelime olmadığını söyler. Bu sıkıntı ile romanının da adını takil eden ve bütün yapısına tesir eden sembolü bulur.



MAİ ve SİYAH



CEMİYETTEN KAÇMA –YANLIZLIĞA SIĞINMA

Romanda A.Cemil’de görülen bu hal gerçekte o devrin gençlerinde görüken özelliklerden en önemlisidir. Cemiyetten uzaklaşma, ıssız yerlere gitme onlara batılılardan gelme bir özellik şeklindedir. Bunu 10.sahifede “A.Cemil izin istedi, o aydınlık ve kalabalık bir yere, şu gizli karanlık yeri üstün tutuyor; ayakları altına serilen Haliç’in ve İstanbul’un aydınlık bir gök altında görünümü karşısında düşünmek istiyordu.” Yine 19.sahifede bunun devamı açıkça görülür. Onun bu ruh halini yine 28.sahifede “A.Cemil bu dünyada tüm insanlardan uzak, tüm insanlara yabancı değilmiydi?” cümlesinden de anlıyoruz. Bu özellik Fikret’te de Aşiyan’ına çekilme şeklinde tezahür eder. A.Cemil ise hayatında en fazla rahat ettiği yerse evinde yatağının bulunduğu odasıdır. 79.sahifede bu odada duyduğu rahatı anlatır. Yine bu özellik 297.sahifede de karşımıza çıkıyor. Nihayet ıssız bir çöle gitme istemesini 302.sahifede “Öyle bir yer ki, önünde arkasında solunda sağında çöl; kuru, çıplak upuzun bir çöl olsun” demektedir. Bu özellik 303.sahifede kendini gösterir hayal alemine sığınır.



ESKİ EDEBİYAT-YENİ EDEBİYAT ÇELİŞKİSİ

S.Fünuncuların eski edebiyat anlayışlarını bu eserde onun temsilcisi olan M.Naci’ye izafeten yer verdikleri Raci ile aralarında geçen ilginç tartışmalarla anlatırlar. 20.sahifede “Raci dünyaya hiçbir şey olmamak için gönderilmişlere karşı her şey olmak isteyenlerden biriydi.” diyerek nitelendirdikten sonra; “Onun güzel bir şeyi beğendiği güçlü bir arkadaşını alkışladığı görülmemişti. Bu adamın alkışladığı yalnız ölülerdi. Öbür yalnız onlar olağanüstüleşmiş; şu edebiyat pazarından çekildikleri için yarışmadan uzak kalmışlardır.” Bunda ölülerden kasıt eski edebiyatçılardır. Raci’de onları sembolleştirir ve onlara karşı aksi tarafta cephe olur.





A.CEMİL-FİKRET ARASINDAKİ MÜNASEBET

Zaten bu eserde H.Ziya A.Cemil’in şahsında S.Fünun edebiyatının bel kemiği olan T.Fikret’i anlatmak ister. A.Cemil’de görülen özellikler bütünüyle Fikret’ten alınmıştır. A.Cemil yerine T.Fikret denilse, bütün hususlar tamamen uyabilir durumdadır. Bunu 13.sahifede A.Cemil’in içinde bulunduğu toplumda hemen sivrilebilen bir tip olması, sonra 29.sahifede A.Cemil’in henüz 22 yaşında olmasından bahsediliyor o devirde Fikret’te hemen hemen aynı yaşlardaydı. Yine 31.sahifede A.Cemil’in aile mevhumuna yer vererek “O ne zaman babasından söz etse, namusunu belirtecek öykülerin sonu gelmezdi” der, aynı durum Fikret’te de bariz bir şekilde görülür. Birde 35.sahifede öğremenin tipini tarif ederken “Oh! Bu öğretmen ne yakışıklı bir adamdı, seyrek sakallı, genç, temiz... Hele mavi cübbesi vardı ki pek yakışırdı.” Bu da Fikret gibi insanın dış görünüşüne önem vermesinden doğar. Yine 224. Sonrası sahifede kız kardeşi İkbal’in akibetinin F.kız kardeşi ile olan benzerliği de önemlidir. 306.sahifede çocukluğa dönme isteğini daha önce Fikret’te bazı şiirlerinde dile getirmişti.



S.FÜNUNDA MUSİKİ

A.Cemil’in müzik anlayışı o dönemin şair ve yazarlarının en açık biçimde müzik anlayışını ifade eder. Onlar şiirde, lisanda olduğu gibi eski müziğide reddetmiş ve yeni-batı müziği- müziğe karşı aşırı derecede bağlanmışlardır. Bunu 25.sahifede Waldtemfel’in valsi karşısındaki duygularından anlıyoruz. Bu valsi ne zaman dinlese hayali genişlerdi. “Onun adını kendisine özgü söyleyişle Türkçeyede çevirmişti; “Elmas Yağmuru es! Ne güzel, ne hülyalar veren, nasıl düş ülkeleri açan bir ad” diye belirtmişti. Yine 105.sahifede Lamia’nın çaldığı piyanonun, onun hayallerini genişlettiğini çok açık bir şekilde görüyoruz.



A.CEMİL DE HAYAL

A.Cemil’de görülen bu özellik önceden gördüğümüz gibi diğer S.Fünuncularda da mevcut. En ufak bir duygulanma ile hayal alemlerine dalan ve ondan kopamayan tiplerdir. 26.sahifeye kadar A.Cemil’i hayale iten nedenler. 1-Waldtemfel’in valsi, 2-Müziği “Elmas Yağmuruna” benzetip gökyüzüne yönelmesi 3-İçmiş olduğu içki. Yine 39.sahifede ailesini hatırlaması onu hayal alemide daldırtıp, geçmiş güzel günleri yad eder. A.Cemil için gökyüzü bir hayal alemidir. Nitekim 46.sahifede “Bilirmisin nasıl bir şey?.. Bak şu gökyüzüne ne görüyorsun? Maviliklerden oluşan bir deniz. Gözlerinle onun içine girmeye çalış; o mavilikleri yutmak için; ne görüyorsun? Mavi... hep mavi değilmi? sonra bak ayağımızın altındaki toprağa; ne buluyorsun? Donmuş simsiyah bir renk...” Daha sonra 109-112 sahifeler arasında Lamia’nın piyano çalmasıyla hayale dalan A.Cemil gece başını kaldırıp gökyüzüne bakarak yeni hayallere dalar. Yine 302.sahifede bütün gerçekleri görmesine rağmen A.Cemil kendini hayalden kurtaramaz.





TABİAT ANLAYIŞI

Ahmet Cemil’deki tabiat anlayışını eserin 26.sahifesinden daha sonra gelen 40.sahifede ise tabiatla insan-ruhu arasındaki hassasiyete değiniliyor. Sanki tabiatın insana “Kaç! Bu hayattan kaç!” dediğini. Başka günler de ise insanın gözleri önüne tüm güzellikler ile serilir ve “Sev! Bu hayatı sev” der. Bunlardan tabiatın durumunun insana nasıl etkilediğini görüyoruz. Yine tabiatla kendi ruhu arasında ilişki kurarak 110.sahifede “Şimdi rüzgar sanki onu bu bakışlardan kıskanarak saklamak istiyormuşçasına hızını arttırmıştı.” diyerek kendi ruhunu rüzgarın davranışlarına benzetiyor.



HASSASİYET: Hassasiyetlik o devrin tüm gençlerinde görülen bir özelliktir. En ufak bir meseleyi bile büyüten bu gençler kendilerini aşırı derecede hassasiyete kaptırmışlardır. Ancak bu hassasiyet toplumun meseleleri üzerine olmayıp şahsi meseleleri üzerine kurulmuştur. Nitekim 49.sahifede A.Cemil’in babasının ölümü üzerine kurduğu, kapıldığı düşünceden onun ne kadar hassas olduğunu anlıyoruz.



TABLO: Yazarın bir özelliğini A.Cemil’deki olayları ve durumu tasvir ederken bir tablo özelliğini kullandığını görüyoruz. 320.sahifede geminin İstanbul’dan uzaklaşınca görülen yerlerin tasvirini tablo şeklinde izah ediyor.



H.ZİYA’NIN EDEBİ KİŞİLİĞİ



H.Ziya serveti Fünun edebiyatının en velud (çok eserver.) en kültürlü

sanatkarlarının başında gelir.Fikretin Şiiride yaptığı vazifeyi H.Ziya nesir sahasında yapmıştır.

H.Ziya Türk Edebiyatında bir artistik nesir sanatkarı mensur şiirler şairii ustabir hikayeci, güçlü bir romancı ilmi ve edebi bir çok eserin işleyicisidir.O serveti Fünun Edebiyatına dolayısıylada Türk Edebiyatına sanatlı bir uslüp, kuvvetli bir iç ve dış gözlemi getiren yazardır.İlk eserlerini İzmirde veren H.Ziya Edebi hayatındagerçek başarıya ise İstanbulda ulaşır.Her hangibir geçim endişesinin bulunmayışı onu dört başı memur bir edebi çevrenin içinde bulundurmuştur.Yaşadığı hayat, Alafranga muhitlerle olan yakın ilişki onun temel kültür yapısını olumlu yönde etkilemiştir. İngilizce, Fransızca, Almanca, Arapça, Farsça bilen H.Ziya bu dillerde yazılmış edebi eserleri kendi orjinallikleri içinde incelemiş ve tanımıştır.Onun Garba ve Garp edebiyatına karşı ilgisini çeken izmirdeyken okuduğu MEKHİTARİSTE mektebindeki müdür ve öğretmenleri olmuştur.Onların teşvikiyle klasikleri okumuş realizmi , romantizmi ve naturalizmi bu eserlerden öğrenmiştir.Bilhassa Gustave Flaubert, Stendhall, Emik Zola, ve Boneurt kardeşleri sevmiş onların tesirlerinde kalmıştır.

H.Ziya kibar, nazit, ahlaklı değerlere bağlı bir yazar olup bu özelliğini eserlerine de aks ettirmiştir.H.Ziya hayatında olduğu gibi eserlerinde de Batılı bir düzen gözetmiştir.O insanlarla olan münasebetlerinde daima ihtiyatlı her keze karşı terbiyeli fakat onlardan mümkün olduğu kadar uzakta yaşayan, aşırılığa kaçmayan bir bedbinliği hoşa giden bir havası içinde yaşamış olan bir yazardır.

Edebiyatımız da ilk edebi yenilik hareketlerini Şeyh Galibin başlattığını Söykeyerek, şöyle der. “Çünkü Şeyh Galip kendisine kadar olan mevcut sanatı anlayış ve kavrayış bakımından yeni bir şahsiyet olarak dikkati çeker.”(Bilhassa Hüsnü Aşk adlı eseriyle)H.Ziya’ya göre eski edebiyat edebiyatımızı öz kaynaklarından, kendine mahsus karakterinden uzaklaştırmış olduğu için büyük bir zarara sebebiyet vermiştir.H.Ziya’nın kafası cemiyetin büyük davaları ile uğraşmıştır.Onun en çok işlediği tama olan Ferdi saadette bile cemiyet hayatını derinleştiremediği için bunu yerli yerine oturtamamıştır.O bir duygu nevini, bir görüşü, edebiyatımıza getiren yazardır.En önemliside, onu diğer servet-i Fünunculardan ayıran diğer tarafıda yeniyi, yaşadığı zamanı anlamaya gayret etmesi o hayata intibak etmeğe çalışmasıdır.



H.ZİYA’NIN ROMANCILIĞI



Batı tekniğe uygun Türk romancılığının kurucusu olan H.Ziya izmirdeyken yazdığı “Sefile, Nemide, Ferdi ve Şürekası, bir ölünün Defteri gibi ilk romanları daha ziyade aşk teması üzerine kurulmuş heves mahsulleridir.Çoğu akrabalar arasında geçen intihar veya ölümle sonuçlanan olayları ele alan bu romanların acıklı havaları, hayal kırıklığına dayanan konuları o devir hayatına hakim olan Recaizade Ekrem mekankolisine uygunluk gösterir.Bu ilk romanlarında N.Kemal ve A.Mithat Efendinin de tesirleri hissedilir.Onun romancılığındaki asıl başarı İstanbula geldikten sonra yazdığı romanlarında görülür.

H.Ziya zengin bir Fransız romanı tesiriyle çalışmış olmasına rağmen romanlarının mevzu ve kahramanlarını içinde yaşadığı cemiyetten seçmeye muavfak olmuştur.Bu kahramanların bir çoklarının tek bir şahsiyette birleştirerek keskin çizgi karakterler ortaya çıkarmıştır.Bu karakterler belki cemiyetin geniş zümrelerini temsil eden karakterler değildir ama bunlar Türk toplum hayatında yeni yeni belirmeye başlayan küçük zümrelere matbuat, ve solan hayatına mensub kişiler olup bunların H.Ziya tarafından tasbiti Türk Edebiyatı ve Türk toplum hayatı bakımından önemli bir hadisedir.H.Ziya’nın romanları şiirin ahenk ve cazibesine sahip romanlardır.

Romanlarda kuvvetli bir teknik, zengin bir tahlil kudreti göze çarpar.Bazı romanlarında Goncourtların, bazılarında ise Bourget (Burje)’nin tahlilci roman tesiri kendini hissettirir.

Romanlarında realizmin,naturelizmin, zaman zamanda romantizmin izlerine rastlanır.Ancak onda naturalizmi bütünüyle bulmak mümkün değildir.Çünkü naturalistler çevrelerinde gördükleri her türlü çirkin, kaba, haşin unsurlarıda ifade etmeye yetkindirler.Halbuki H.Ziya’nın mizacı bu hususları anlatmaya müsait değildir.Bu yüzden o mizacının imkanları nisbetinde naturelistleri benimsemiştir.

H.Ziya aynı zamanda realist-psikolojik roman çığırınında başlatıcısı olmuştur. Eserlerine zaman zaman şahsiyeti karıştırması sanat endişesi duyması bakımından realist Alphose Davdet’ın mevzuyu seçiş hadiselerini sıralayış, tasvir ettiği muhit ve kahramanlar bakımından ise Gancourt kardeşlere benzer.Yine hayal kırıklıkları bakımından da Gancourtlara benzerlik gösterir.

H.Ziya’nın romanları geniş, köklü bir cemiyet görüşünün etrafında toplanmaz. Bu yüzden onun romanlarında hayat modalarının yanında zaman, zaman parça parçada olsa asıl cemiyet girildiği de görülür.O devrini doğrudan doğruya değil bazı eksik unsurlarıyla veren romancımızdır.O kendini hayatın içinde idirak eden bir yazar değildir.Diğer servet-i Fünuncular gibi dışa kapalı, dar bir sanat çevresinde yaşamıştır.Dili bile bu çevrenin malıdır.Kendi kendilerine, kendi sanat anlayışlarına bağlı kalarak meydana getirdikleri bu yapma dil ile realiyete ulaşmak elbetteki güç olacaktı.Bir romancı olarak onun en kuvvetli tarafı değerinden hiçbir şey kaybetmeyen vaka, tasvir, tahlil gibi roman malzemelerini sıraya koyuş tarzıdır.



H.ZİYA’NIN ROMANLARINDAN



I.ÇEVRE: H.Ziya izmirdeyken yazdığı romanları dışında çevre olarak İstanbul dışına çıkmadığı gibi, bu romanlarında Boğaziçi, Adalar, Beyoğlu, Yeşilköy gibi semtlerden de pek az ayrılmıştır.Onun romanları çoğunlukla bir konakta zengin ailelerin yaşadığı bir dekor içinde geçer.Aile çevresi bu romanlara temelini teşkil eder.Aşklar, kıskançlıklar, ihanetler genellikle bu aile çevresi içinde geçer.H.Ziya aile

Konusunda oldukça hassas olup bu küçük birliğin kutsallığına ihanet ederler onun kötü kişileri arasında yer alırlar.

II.ZAMAN: H.Ziya romanlarında zaman bakımından realizme bağlıdır.Olaylar daha ziyade kendi zamanında bir-iki yıl gibi kısa bir zaman süresi içinde cereyan eder.O kahramanlarını büyük bir çoğunlukla kendi yaşıtı olanlar arasından seçmiştir.

Mesela Mat ve Siyah kahramanı Ahmet Cemil kendi yaşlarında, hayalleri fikirleri ve hayal kırıklıkları ile Tevfik Fikret hatırlamaktadır.

II-KONU-OLAYLAR: H.Ziya’nın izmirdeyken yazdığı romanları Aşk Mevzu

Üzerine kurulmuştur.İstanbuldayken yazdığı romanların ise Aşk bir kenara bırakılmış olup daha çok toplumla ilgili ve aile içi meseleler işlenmiştir.

H.Ziya romanlarında realistlerin “sade ve gerçek vaka” ilkesini benimsemiştir.

Hayatta geçmesi mümkün olmayan olaylar onun romanlarında yer alma-Garip vakalara ibretli ve heyecan verici olaylara yer vermemiştir.Günlük sade olaylar (bir aile çevresi içinde geçebilecek) işlenmiş olup bu temel vaka ile teferruatı teşkil eden olaylar usta bir şekilde birleştirilmiştir.H.Ziya Fransız romanlarındaki vakalara benzer olaylar peşinde koşmuş olup Avrupalıları taklid eder tarzda yaşayan Türk ailelerinin (Konak takımı) yaşayışlarını işlemiştir.Konuyu seçiş bakımından realistlerden az çok uzaklaşarak bu yönüyle romantiklere yaklaşmıştır.Aşk, hayal kırıklığı, kıskançlık, Fedakarlık, ümit, sanat sevgisi gibi çeşitli duygulara yer veren tahlilleri onun romanlarında büyük hacim tutar.

IV-KİŞİLER: H.Ziyanın romanlarındaki önemli özelliklerden biride kuvvetli ve kendine has mizacı olan kahramanları yaşatmış olmasıdır.Onun ilk romanların da kahramanlarının romantik sonraki romanların da ise daha çok realist özelliklere sahip oldukları görülür.Onun kahramanları çoğunlukla bir tıp özelliği gösteririler.O birkaç insanın vasfını kendinde toplayan roman kahramanları yaratmıştır.Konuları gibi kahramanlıklarıda seçilmiştir.Bu kahramanların çoğu, Beyoğlu, Boğaziçii Adalar gibi zengin ve modern semtlerde yaşayan çoğu ekmek ve geçim endişesinden uzak eğlenmeyi, giyim kuşam alafranga yaşayışı ön planda tutan büyük bir kısmı yüksek öğrenimini yapmış yabancı dil bilen Avrupayı görmüş kişilerdir.Her türlü geçim endişesinden uzak olan bu kişiler geçim sıkıntısı çektiği için Ahmet Cemile acımaktadırlar.Bu kahramanların çoğu dadılar, yabancı mürebbiyeler elinde yetişmiş olan kişilerdir.Çocuklar ile büyükler arasında, hatta anne-baba ile kendi çocukları arasında bir resmiyet mevcuttur.Bu resmiyet alafranga yaşayışın bir gereği olarak düşünülmüştür.

H.Ziya realistler gibi tam manasıyla kahramanlarına karşı tarafsız değildir.Romanlarında sevdiği ve savunduğu kişilerin yanında nefret ettikleride vardır.Mat ve Siyahda Raciyi acılar içinde yaşadığı karası ve bir çok kötülükler yaptığı Ahmet Cemilden yardım umacak bir duruma getirir.Onun romanlarında kahramanların sosyal durumları onların saadetlerinede tesir eder.Mesela Aşk-ı Memnuda, Bihter aradığı mutluluğu zengin biriyle evlenmekle bulacağını zanneder.

Ama bu gerçekleştiği halde yinede mutlu olamam.Yine Aşk-ı Memnuda Beşirin Nihale karşı duyduğu saf, derin, temiz sevgiye rağmen sosyal durumu onu aşkını sevdiğine söylemesine imkan vermeyecek kadar, mutsuzluğun mahkumu yapmıştır.

H.Ziya’nın istekleri ve yaşı ile kahramanları arasındada bir benzerlik mevcuttur.Mesela; Bir ölünün Defterdeki Vecdi tipi yazarın kalemiyle gelişip olgunlaşarak yerini Ferdi ve Şürekasında İsmail Tayfur’a Mat ve Siyahda ise Ahmet Cemile terk ediyor.H.Ziya’nın hayat çizgisiyle bu kahramanlar arasında bir benzerlik mevcuttur.Ahmet Cemil’in babasıyla İsmail Tayfur’un babası bir birlerine benzer karakterli, yuvarları üzerine titreyen ahlakı, namusu ön planda tutan kişilerdir.Halit Ziya’nın babasıda tıpkı Ahmet Cemilin babası gibi Mesnevi düşkünüdür.

H.Ziya’nın romanlarındaki kadın kahramanlar ise oldukça değişik karakterleri temsil ederler.Bu kadınlardan bir kısmı Mat ve Siyahta İkbal, Aşk-ı Memnuda Nihal de olduğu gibi idealtiplerdir.Bunlar Servet-i Fünuncuların derin hassasiyetlerine ve estetiklerine uygun, bedeni yapıları zayıf, uzun boylu, sarı saçlı, mavi gözlü, solgun yüzlü, psikolajik bakımdan içe dönük tiplerdir.Bunlardan bir kısmı Anne veya Baba sevgisinden mahrum olarak büyümüş, çoğuda bedbaht olmuşlardır.

H.Ziya’nın romanlarındaki kadın kahramanlardan bir kısmı ise Alafranga hayatta gelen güzel, canlı, saadeti maddiyata arayan, bu gayelerini, gerekleştirmek için güzelliklerini bir vasıta olarak kullananan kadınlarıdır.(Firdes-Bihter-Bihterin ablası).Onun romanlarındaki kadın kahramanlar Kültür ve Fikir bakımından Ahmet Mitmatın kadın kahramanları gibi bir düşüncenin temsilcisi değillerdir.Bunlar her şeye hissi bakan cemiyet meselelerinden uzak tiplerdir.

V-DİL VE USLÜP: Bir artistik nesir sanatkarı olarak H.Ziya’nın,terkipleri bol,

zaman zaman üçlü terkiplerle hareketlendirilmiş külfetli fakat zarif, söz ile mana arasında kuvvetli bir ahenk taşıyan karakteristik bir uslübu vardır.Onun uslübu Servet-i Fünuncuların şiir dilinde tesir etmiştir.Goncourt kardeşleri taklid eden H.Ziya’nın kullandığı bu dilin Servet-i Fünunucuların yapma bir dil kullanmalarında Canabın Uslübu kadar etkili olmuştur.

H.Ziya Türk diline büyük bir ifade derinliği kazandırmıştır.Cümleleri uzun söz ile mana arasında güçlü bir ahenk yaratan özelliktedir.Yeni kavramlar ve buluşlar için lüzumunda Arapça, Farsça yeni-eski kelimeler kullanmıştır. Eski kelimelerden yep yeni isim ve sıfat tamlamaları yapmıştır.(rüşe-i boride soğuk titreyiş.)Yine Farsça kaidelere uygun bileşik sıfatlarıda çok kullanmıştır.(Ebed-zindet ölümsüz.)

Cümlelerin daima aynı kipte çekilerek ahenksiz kalmasının önlemek için çeşitli

mana değişiklikleri yapmıştır.Bazan yüklemi cümlenin başına veya ortasına almış, cümle içine ara cümlecikler sokmuştur.Ortaya bir “Evet”kelimesi getirerek tekrarlara baş vurmuştur.V’eleri çok kullanmış başında v ile başlayan cümleler kurmuştur.Yine zaman zaman yüklemsiz cümlelere ve soru cümlelerine yer vermiştir.Onun uslübun Fransız cümle yapısının bariz özellikleri görülür.Bunun bir sonucu olarak da ki kablasını çok kullanır.

Tasvir ve tahlillerde insan ruhunun derinliklerine inebilmek için bir takım tesbih ve istiarelerden faydalanmış olup kullandığı dil oldukça ağır ve külfetlidir.Konuşmalarda ve vakanın ceryanını anlattığı bölümlerdeyse uslübu daha sadedir.

Mat ve Siyah kahramanı A.Cemil’in dil ve sanat anlayışı H.Ziya’nın dolayısıyla bütün S.Fünunucuların dil ve sanat anlayışını teşkil eder.Ahmet Cemil de Fikret gibi ölçüde mana arar.Mananın şiirin anlamına uymasını ister. “O batılıların müzikli hece dedikleri unun hece Türkçe de yoktur.Bu yüzden Türkçe aruz ile uyuşamaz hece ölçüsü ise şiirdeki ahengi sağlamak için elverişli değildir.Yine A.Cemil’in dil ve uslüp hakkındaki şu görüşleri de bütün S.Fünunucuların dil ve uslüp anlayışını ifade etmesi bakımından önemlidir. “Öğle bir dil ki neye benzeteyim bilmem söyleyen bir ruh kadar açık olsun, bütün kederlerimizi, neşelerimizi, düşüncelerimizi, kalbin bin türlü inceliklerini, Fikrin bin çeşit derinliklerini, heyecanları, öfkeleri anlatan bilsin.Bir dildeki bizimle beraber gurubun mahsun renklerine dalsın düşünsün.Bil dil ki sanki tamamiyle insan olsun”

H.Ziya Türk dilinin Yeni lisancıların gayretleri sonucunda hızla sadeleşmesi üzerine kendi süslü, külfetli sanatlı uslübunu değiştirme ihtiyacını hissetmiştir.Bu sanatlı uslüp sadece sadeleşmekle kalmamış H.Ziya eski ve en güzel eserlerini de yeniden işleyerek onların dilini daha tabii ve daha uzun ömürlü olabilecek bir Türkçeye çevirmiştir.O bu sadeleşme ihtiyacını zoraki olarak değil Türk dilinin güzelleşmesini sadelieşmesi karşısında duyduğu hayranlıkla yapmış, sadeleşme konusunda bazı servet-i Fünuncuların düştüğü hataya düşmemiştir.O bütün S.Fünuncuların düştükleri sanatlı, tertipli dil konusundaki bu ısrarı, bu hatayı daha sonraki yıllarda “Kırk Yıl” adlı eserinde şöyle açıklar. “Bu maraz hedisesi tefiklerimin afedeceklerine, hatta benimle beraber itiraf eyleyeceklerine kanaatla söyleyeceğim ziynet ve sanat iptilası idi.Bu iptila nazımda olsun, nesirde olsun yazıları fazla yüklü sonradan bulunmuş bir tabiri kabul edersek ağdalı bir hale getiriyordu.Öğleki o tarihden uzaklaştıkça hele bu gün ben bizzad bunları tekrar okurken sinirlenmekten hali (yeri) kalmıyorum.”

H.ZİYA’NIN ROMANLARINDA TASVİRLER VE TABİAT

Yaşar Akcadan;sevgili Harunz 6-1-1982 selamlar



İlk romanlarında tabiat tasvirleri yok denecek kadar azdır.Tabiat tasviri ilk defa Ferdi ve Sürekasında görülür.Tabiat tasvirlerinin en fazla yer aldığı eser Mat ve Siyahtır.H.Ziya’nın tabiat tasvirlerindeki en önemli özelliği bu tasvirlerin çok hayalle beslenmiş olması ve içinde yaşayan kişinin ruh hallerine uygunluk göstermesidir.Bu tasvirler okuyucuyu bir hayal dünyasına götürür.Bu tasvirler de objektif yer yüzünden çok gök yüzüne çevrilmiştir.(Bilhassa karanlık göklere)Çünkü;devrin yönetiminden gelen bu özellik sonucu karanlık gökler ruh hallerine uygunluk göstermesi bakımından servet-i Fünuncuların en önemli;hayal için en elverişli dekoru olmuştur.

H.Ziyada dekor ve tabiat çoğu defa olayların özelliklerine de uygunluk gösterir.Felaket ya sinsi bir yağmurdan yada fırtınalı havalarda gelip çatar.

H.Ziya tasvirlerinde eşyayı statik halde değil dinamik, hareketli bir değişme içinde yakalayarak tabiatı ölü bir varlık olmaktan çıkarıyor.Onun tasvirleri uzundur ama okuyucuyu sıkacak derecede değildir.Bu tasvirlerle okuyucuda hayret uyandırmak onların taktirini kazanmak yerine, okuyucuya tesir etme gayesi güdülmüştür.

Tasvirlerinin tabiata ait olanları bazan romantik bazan realist, insanlara ait olanları ise genellikle teferuatlıdır.Bilhassa zengin ve alafranga aile çevrelerini işlediği romanlarında mürabbiyeler, piyanolar, bizim sosyal hayatımızda pek olmayan batı hayatına uygun motifler geniş yer tutar.





KoNsAnTrE



Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'da Paylaş! Google'de Paylaş!Yahoo'da Paylaş!Live'de Paylaş!
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Eski 10-11-2006, 13:43
8969 - ait Avatar
KoNsAnTrE
8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor
Kayıt : 06/06/2006
Forum : Çok İyi
Ortam : Süper
Yaradılış : -
İkamet :
Yaşı :
Mesleği : Otomasyon
Mesaj Sayısı : 3.369
Uyarıları : 0/0 (0)
Tecrübe : 100
Rütbe :
 

H.ZİYA’NIN HİKAYECİLİĞİ



H.Ziya hikayecilik sahasında da kuvvetli, çeşitli ve daha geniş kitlelere hitap edebilecek eserler vermiştir.Bilhassa küçük hikaye sahasında romanlarında çok eser vermiştir.

H.Ziya bu hikayelerinde istanbul hayatı kadar izmir hayatıda aksettirmeğe muvaffak olmuş, yer yer Anadolu hayatına da nüfus etmeğe çalışmıştır.Bu hikayelerin mevzu ve kahramanlarını yalnız salonlarda değil halk içinden küçük memur hayatından, sokaklardan, hayatta köy hayatından (Ali’nin Arabası) seçmek suretiyle milli ve mahalli hikayecilik adına önemli adımlar atmıştır.Dildoş Dadı, Altın Nine, Raife Malla gibi hikayelerinde İstanbul ve İzmirdeki aile ve mahalle hayatının keskin çizgili karakterleri vardır.Mesela Keklik İsmail tipik bir İzmir delikanlısı tipidir.Kar yağarken adlı hikayesinde ise İstanbul sokak çocuklarının canlı ve hain hikayesi görülür.Ali’nin Ararbası yine köy ve köylü hayatının hain ve canlı bir macerasıdır.

Hikayelerin’in bir kısmında romanlarının aksine halkın yaşayış ve adetlerini anlatmıştır.Hikayelerindeki konuların bir kısmını ise doğrudan doğruya kendi hayatından almıştır.Bir kısım hikayeleri ise çevresinde tanıdığı ve gördüğü kimselerden veya vakalardan almıştır.Bir kısım konuları ise doğrudan doğruya hayalidir.Hikayelerinde sosyal, tarihi ve psikolojik konuları işleyen H.Ziya bilhassa psikoloji konuları işlemekte başarılı olmuştur.Aşk, tereddüd, hayal kırıklığı, kıskançlık, şüphe, korku ve sevilmeyen insanların ızdırabı onun hikayelerin’in duygu yönüne teşkil eder.

Hikayelerinin kuruluşu romanların kuruluşuna benzer küçük hikayelerde hayatın sadece bir kısmının ele alınması gerekirken bu hikayeleri bir çoğunda hayat bütün yönleriyle ve hayatın bütününü içine alan özellikleriyle işlenmiştir.Vaka bu hikayelerde pek canlı sayılamıyacak bir tempoda ilerler.

Romanların aksine hikaye kahramanları yerli ve mahalli kahramanlardır.Bu hikayelerden bir iki tanesinin kahramanları ise yabancılardır.Ayrıca anormal, deli gibi bazı maruzi hasta ve sakat kahramanlarıda seçtiği görülür.Hatta bir iki hikayesinin kahramanı kedi köpek gibi hayvanlardır.

H.Ziya hikayelerini romanlarına nazaran daha sade ve tabii canlı bir dille yazmıştır.Bu hikayelere sıcak ve sürükleyici bir özellik vermiştir.Bu hikayeler yaşadığı muhitin, tanıdığı insanların, gezip gördüğü yerlerin canlı tablolarını veren realist birer karekter gösterdiği gibi yazarın kendi hayatını,şahsiyetini hislerini ifade eden tarafıylada romantik bir karakter gösterir.Onun hikayelerinde Bourget, Alphonse Daudet ve Goncourt kardeşlerin tesirleri vardır.



HİKAYELERİ

A-Uzun Hikayeleri

1-Bir muhtıranın son yaprakları

2-Bir izdivacın Tarihi Muazakası

3-Bumuy du?

4-Heyhat

B-Küçük Hikayeleri

1-Küçük Fıkralar III.C 2.Nakil IV.Cilt

3-Solgun Demetler 4.Kadın Pençesi 5.Bir Yazın Tarihi

6-Aşka Dair 7-Şiiri Hayal 8-Sepette Bulunmuş 9-Bir Hikaye-i sevda

10-İzmir Hikayeleri 11-Hepsinden Acı 12-Onu Beklerken 13-İhtiyar Dost



MENSUR ŞİİRLERİ



H.Ziya mensur şiirleriyle de Türk nesrinde yeni ve Avrupai bir hamle yapmak istemiştir.Onda nesirle şiir söylemek arzusu Baudlaire’nun “Küçük Mensur şiirler”ini sonra başlamıştır.Ancak onun bu küçük mensur şiirleri birer deneme olmaktan ileri gitmemiştir.H.Ziya mensur şiirlerini oldukça alafranga bir insanla ve gençlik çağında hizmet gazetesinde neşretmiştir.Bunlar uslüp bakımından naziklerdir hayallerini, ümitlerini, heyecanlarını, hayal kırıklıklarını dokunaklı bir dille anlatmıştır.Mensur şiirlerini “Mezardan Sesler” ve “Mensur Şiirler” adlı kitaplarda toplamıştır.



ROMANLARI

1-SEFİLE: İzmirdeyken yazdığı ve “Hizmet” gazetesinde nesir edilmiş bulunan romandır.Kitap halinde yayınlanmamış olup roman tekniğini bulamamış olan bir eseridir.Aşk konusu etrafında gelişen seven iki kalpten birinin bir diğeri için yaptığı fedakarlık işlenmiştir.Devre hakim olan Recaizade Ekrem mekankolisine uygunluk gösteren bir eserdir.

Nedime Romancının Kısa Özeti:

Şevket Bey Doğum dan sonra ölen karısı Naime-Bunlardan olan çocukları Nemide-Şevket Bey’in Avrupaya gittikten sonra Naimeye Osman Bey bakar.Nail Şevket Beyin kardeşinin oğlu Nail Nemideyi sever-Bu esnadan teyzenin oğlu Nahid’de Şevket Beyin yanına gelir.-Nemide-Nahidi sever-Şevket Bey’se Nail’le Nemidenin evlenmesini ister.Nemide’nin toplantı sırasında Nail’le olan yüzüğü Nahide vermesi –sandal safasına çıkanlar başlarına kaza geçer.Islanan Nemide vereme kapılıp ölür.Nail ve Nahid onu unutamazlar.

2-NEMİDE:

Aşk konusu etrafında gelişen romanıdır.Bu romanında da roman tekniğine tam olarak ulaşamamıştır.Fedakarlık konusu işlenmiştir.

3-BİR ÖLÜNÜN DEFTERİ:

İzmirde yazdığı romanlarından dır.Bu romanıda gerek hikaye gerekse roman tekniğine pek fazla uygunluk göstermemektedir.Bu romanın kahramanı olan vecdi tipi daha sonra yerini Ferdi ve Şğrekasında İsmail Tayfuna, Mat ve Siyahda ise Ahmet Cemil’e terk edecektir.Roman 1878 yılının (savaşının) getirdiği acı olaylarada yer verir.

Vecdi yatılı okula verilir.Okulda Hüsamla tanışır.Vecdi Hüsamla sıksık halası gile giderler.-Vecdi ilerde doktor-Hüsamsa gğçlğ bir şair olmak ister.Halasının kızı Nigarla Hüsam arasında önceden yüzeyde olan bir sevgi vardır-Vecdi okulu bitirir Avrupaya gider-Hüsam okulu bitirir bir gazetede şairliğe başlar Hüsam uzakta olan annesini görmeğe memleketine gider.Halası Nigarı Vecdiye vermek ister-Konuyu Hüsama açan Vecdi ondan büyük fayda görür-Bu arada Nigar gazetede çıkan bir şiirinden dolayı Hüsamı sevdiğini vecdiye anlatır.Nigar onu sevmediğini kendine söyler-Vecdi bundan çok üzülür çıkan Rus harbine katılır.Savaşta kolunu kaybeder.Geri döner.Nigar halasından Hüsama ister.Çamlıcadaki evine dönünce tutulduğu yağmurda hastalanır.Gönderdiği mektupla Hüsamın Nigarı almasını ister.Sonunda Hüsam-Nigar evlenirler ancak Vecdi devalı hatırlanır.





4-FERDİ VE ŞÜREKASI:

Bir aşk konusu etrafında gezilmiş olan ve romancılığının gelişmesinde bir merhale teşkil eden romandır.Eserde yer yer ha hayatın izlerine rastlanır.Ticaretle uğraşan bir ailenin çocoğu olan H.Ziya bu yüzden Ticaret ve Ticarethane ile ilgili olayları anlatırken realist hareket etmiştir.Romanda Müşahedeye dayanan unsurlar vardır.Tahliller derin değildir.

“Bu ronamda da fedakarlık ve aile içi aşk işlenmiştir.Abdulgaffur Efendi-Ferdi ve şürekası (ortakları) adlı ticaret hanede görevli namuslu bir insandır.A.Gafur bir gün eve dönerken sokakta ağlayan bir kız çocuğu bulur.Bu annesinin terk ettiği senihadır.Evin hanımında Semihayı sevmiş ve evin çocuğu olan İsmail Tayfur da ondan hoşlanmıştır.İsmail T. Özel dersler alır ancak yatılı okulda bulunduğu sırada babası ölür.İsmail daha okumak istersede bu mümkün olmaz.İsmail Ferdi beyden iş ister oda bunu makul bularak onu katip yapar.Bu arada Ferdi beyin Hacer isminde bir küçük kızı vardır.Bu kız mağazaya gidip gelirken gördüğü İsmail Platonik olarak sever.Ve ona dair bir günlük defter tutar.Bir gün bu defter Ferdi beyin eline geçer-Tek kızının mutlu olmasına uğraşan Ferdi bey İsmail Tayfura yıllık kazancın bir kısmını vereceğini söyler.Bunun nedenini araştıran İsmail arkadaşı Hasan Tahsinden amacı öğrenir.Oysa o buna kabul olmaz çünli evdeki Senihayı sever.Hasan onu fikirlerinde direnmemesinin doğru olmayacağını söyler-Geçim sıkıntısı çeken İsmail’in ailesi (annesi) bu durumu Hacerin dadısı Melekzattan duyar ve bu evliliğin gerçekleşmesi için Semihadan yardım ister-Senihada büyük bir fedakarlık göstererek İsmail Tayfur’a Hacerle evlenmesini söyler-Evlilik gerçekleştiği gün Hacer İsmail’in kendine bakışıyla Semihaya bakışının çok farklı olduğunu görür.Bu durum daha sonraki günlerde büyür-Hacer bir gün Senihayla-İsmailin kendi hakkında konuştukalrını görür.İsmailin kendini sevmediğini duyunca hırsla geri dönüp perdeleri ateşe verir kapıyı kilitler.İsmail bu ateşten Haceri kurtardığı sırada akli dengesini yitirir.Seniha artık deli bir kocaya sahip olmuştu.”

Yukarıda bu eserler H.Ziya’nın İzmirde yazdığı eserlerdir.



5-KIRIK HAYATLAR:

Halid Ziyanın en beğendiği romandır.Çeşitli sosyal düzensizlikler sonucu kırık kırık olan kahramanlar eserin asıl kahramanının etrafında elemleriyle Felaketleriyle sıralanmış durumdadırlar.Roman konu bakımından oldukça karışıktır.Eserin ana mezuu ailedir.Ancak Aşk-ı memnu daki gibi tek bir aile değil bir çok aile ele alınmıştır.

Kırık Hayatlar bir tahlil ve tasvir romanıdır.Yalnız buradaki tahlil Psikolojik bir tahlil olmaktan ziyade bütün bir hayatın tahlilidir.Ruhdan fazla hayat ve hareket tahlilleri ön plandadır.Eser dil ve uslüp yönünden sadedir.Garip sergüzeyştler, şiddetli vakalar yoktur.Kahramanların çoğu orta ve yoksul tabakadan alınmış insanlardır.Günlük hayatın tabii bir heyecanı içerisinde geçer.Bir töre romanı özelliğine romanı özelliğini gösterir.Romanda yer yer Aşk-ı Memnudaki Melih bey ve takımına benzer.Alafranga aileler yer almaktadır.

“Bu romanda romanın başkahramanı olan Ömer Behiç yoksul bir aileden gelimiş bin bir güçlükle Tıbbiyeyi bitirmiş ve Vecdide ile evlenmiştir.Kocasına büyük sevgi gösteren Vecdide kocanın mesleğinden dolayı karşılaştığı büyük ialelerin bu mutluluğu yıpratamayacağını anlar.Bu görüşünede nitekim bir müddet sonra görür.Ömer Behiç’in arkadaşı olan Bekir Servet süfli bir hayat sürmekte ve bu hayatı ömer’ede benimsetmeğe çalışırsada ömer bunu kabul etmez.Nitekim bir müddet sonra Bekir Servet o civarda Fırdeus hanıma benzeyen Sahire hanımla tanışır.

Aslında Sahirenin iki kızı Neyyir-bunlar annelerinin aşk hayatını dinleyerek büyümüştür.Bir müddet sonra Sahire hanımın hastalığına giden Ömer Behiç’e Neyyir delice kapılır.Bekir Servetinde tavassutuyla bu ikisi arasında büyük bir sevgi doğar.Artık Ömer Behiş evine gitmemekte Neyyirle bir terzide buluşur.Bu durum Ömerin hayatını çok etkiler kızıda ölünce tekrar evine sarılmak gerektiğini düşünürsede Neyyir’i terk edemez.Bu arada Neyyirde mısırlı biriyle evlenir ve mısıra gider.Ömer Behiç bir müddet sonra Neyyir’in sevgisini içinden atamayacağını anlar ve ona gitmek için evinden çıkar.O dalgınlıkla kızının mezarına geldiği görülür.”



6-NESL-İ AHİR:

Halid Ziyanın son romanıdır.II.Meşrutiyetin ilanından sonra sabah gazetesinde neşr edilmiş kitap halinde yayınlanmamıştır.Bu romanında İstibdat idaresine karşı ruhunda isyan taşıyan gençnesli, onların bunalımlarını, siyasi görüş ve faaliyetlerini anlatmak istemiştir.Aşk-ı Memnu ile Kırık Hayatlar karışımı bir plan üzerine kurulmuştur.Ana vakanın temeli ve kişileri Aşk-ı Memnuya benzer.Fransızcadan aktarılan cümle biçimleri ve uykuyapmak-seyranyapmak-mus yapmak gibi Türkçeye aykırı söyleyişler görülür.

Süleyman Nozhet zengin mirasyedi bir adamdır.Hiçbir işte çalışmamıştır.Tahsilini tamamlamış dış işlerinde bir göreve verilmiştir.Ancak Süleyman bu işinde bulunan arkadaşlarının çeşitli yolsuzluklarına dayanamayıp isyan eder ve işten çıkar.Temiz bir evlenin kızıyla evlenmiş bu evlilikten Azra isminde bir kızı olmuş karısıda bir müddet sonra hastalanarak ölmüştür.Yaptığı evlilikten ve aile hayatından memnun olan Süleyman Nozhet bu arada aile çevrelerinde alımlı ancak biraz yaşlı Suat hanımla tanışırsada ailesinin hatıralarına ve Azraya karşı gösterdiği hassasiyetle Suat hanımdan kaçar ve Fransaya gider.Yine dönünce Server hanım denen çok cazibeli ancak yaşlı ve suh bir kadınla tanışır yine Server hanım Süleyman Nakafaya almayı başarırsada onunla evlenemez ve bir başkasıyla evlenir.Yine Süleuman beye bu evliliğine rağmen Server hanım yakınlık gösterirsede Sülayman buna razı olmaz.Avrupadan dönerken müzik tahsili gören İrfan beyle gemide tanışır.Bu tanışma ailelerede aks eder.Gelip gidişlerde İrfan Azrayı sever ve ona aşık olur.Ancak Süleyman N. Bu yakınlığı teşhis etmiştir ve irfana kızı ile evlenmesini teklif edince fakir bir ailenin çocuğu olduğundan böyle zengin bir aileye sığıntı olmayı kabullenmeyen İrfan bu evliliğe razı olmaz ve burdan sonra siyasi işlerle uğraşır en sonunda intihar eder.



7-AŞK-I MEMNU:

Halid Ziyanın ustalık devrinde yazdığı bir eseridir.Aşktan başka dertleri olmayan, çalımadan yaşayan, alafranga hayat düşkünü kişilerin, daha doğrusu toplumun bir kesiminin hayatı anlatılır.Eserdeki kişilere bir kıskançlık duygusu hakimdir.Aşk-ı Memnu adeta bir roman cehennemidir.Aşk-kan bağları-iradesizlik-Günah, roman’ın bütün kişilerini birbirine kenetlemiştir.Ölüm-ayrılık bile bu kördüğümü çözmeye kafi gelmemiştir.

Romanın vakası kişiler arasındaki maddi manevi bağlantılarla ustaca örülmüş olup ruh çözümlemeleri vakanın yürüyüşünü hızlandıracak ve karakterlerin gelişmesini sağlayacak ölçüde dengelidir.Vaka çok çabuk gelişir.Bu belkide kahramanların günahlarının yükünü taşıyamıyacak kadar zayıf olmalarındandır.Mat ve Siyah gibi aynı sonuçla biter Ahmet Cemil ile annesi gibi Adnan Beyle Nihal de romanın sonunda bir çöküntü halinde kalırlar.

Mai ve Siyahdaki kunsurlardan kurutulmuş olan H.Ziya toplum gerçeğini roman dışı bir anlatımla değide roman şartları ve roman gerçeği içinde vermiştir.Mat ve Siyahtaki gibi uzun tasvirler yoktur.Tahliller daha kuvvetli, şahıslar daha çok ve canlı, hayaller daha renklidir.Olaylar perde perde genişler, heyecan roman ilerledikçe dahada artıyor.Çevre ve tipler realist bir şekilde tasvir edilmiştir.Tahlillerde aşırılığa kaçılmamıştır.Karı koca arasındaki fazla yaş farkının akrabalar arasındaki uygunsuz münasebetleri ele alan sosyal bir tez mevcuttur.Vaka tamamıyle hayali olup kahramanlar o dönem istanbuldan mevcut olan alafranga aileler içinden seçilmiştir.

Şahıslar:AdnanBey, Bihter, Behlül, Nihal, Firdeus Hanım, Beşir v.s.



8-MAİ VE SİYAH

H.Ziya’nın dolayısıyla S.Fünun neslinin hayat karşısında almış olduğu tavrı, duyuş tarzını, estetik görüşlerini ve üslüplarını aks ettirmesi bakımından önemli bir romandır.Bu romanda belli bir devrin aydın-orta sınıfın hayatı,bu hayatın gösterdiği tezatlar,terbiye ayrılıkları ümitleri, kederleri bir araya toplanmıştır.Roman mabaa, mektup, kitapçı dükkanı ve bab-ı ali arasında geçen bir sanat çevresini anlatır.Şahıslar ancak arkalarındaki perspektifle asıl hayata bağlanmış durumdadırlar.Mai ve Siyahın diğer romanlarından farklı ve üstün olan tarafı lirik bir roman olması ve şiir duygusuna hitap etmesidir.

Mai ve Siyahda nesiller arasındaki çekişme, A.Cemil ile Raci arasındaki Tezat da ortaya konulur.A.Cemil yeniyi, Raci ise eskiyi temsil eder.İkisi arasındaki bu tezat sadece dil, uslüp ve edebiyat sahasında değil bütün yaşayışında kendisini hissettirir.Eski dil, eski uslüp ve eski davranışı temsil eden Raci küçümsenir.A.Cemil ise derin ve yüksek bir idealin kurbanı olarak görülür.Roman hayal perest olan A.Cemil’in hayal kırıklığı ile son bulur.Hayal kırıklığına uğrayan A.Cemil meçhul bir çöl diyarına doğru yola çıkar.

H.Ziya’nın hayal perest A.Cemil’i müdafa ettiği söylenemez.Yazarın A.Cemil vasıtasıyla okuyucuda uyandırdığı duygu hayranlık değil acıma duygusudur.

H.Ziya eserde sık sık hayal hakikat çarpışmasınada yer vermiştir.Mai;Ahmet Cemilin ulaşmak istediği hayalleri, siyah;ise içinde yaşadığı gerçekleri açıklamaktadır.A.Cemilin mai hayalleriyle başlayan roman gerçeklerin bütün çıplaklığıyla ortaya çıktığı siyah bir gecede “baran-ı durr-i siyah”siyah elmas yağmuru ile son bulur.A.Cemil hülyaları, duyguları ve idealleriyle Mai yani hayalperestdir.Raci ise acı ihtirasları ve davranışları ile siyahı temsil eder.Roman A.Cemil’in Baran-ı elmas (elmas yağmuru) diye isimlendirdiği mai bir gecede gelecekle ilgili güzel hayalleri ile başlar.Romanın ortalarına doğru hakikat yavaş yavaş bütün acılığı ve burukluğu ile kendini hissettirir.Romanın sonunda ise hakikat bütün acılığı ile kendini ortaya koyar.Hülyalarının gerçekleşmemesi üzerine A.Cemil çareyi hülyalarının mezarı olarak gördüğü istanbuldan kaçmakta bulur.Bu cemiyetten kaçma arzusu bütün S.Fünun neslinin başta gelen özelliklerinden dir.

Mai ve Siyahın Halid Ziya A.Cemilin ağzıyla S.Fünuncuların özellikle Fikretin şiirde yapmak istediği yenilikleri sembolik olarak anlatmaya çalışmıştır.A.Cemil ile Fikretin Süha ve Pervin şiirindeki kahramanı Süha arasında, dolayısıyla Fikret arasında büyük bir benzerlik vardır.A.Cemilde tıbkı Fikret gibi yeni yeni parlamakta olan, içinde yeni yazacağı eserle eski şiir geleneği kökünden yıkma arzusu taşıyan genç bir şairdir.Onunda bu gayesine engel olmak isteyenler vardır.Bunların başında eskiyi temsil eden Raci gelir.Raci Muallim Naciye benzemektedir.A.Cemilin attığı her yeni adımı engellemeye çalışan, onu hayallerinden uzaklaştıran Raci dir.Eskiyi temsil eden Raci ile yeniyi temsil eden A.Cemil arasındaki mücadele Racinin amansız bir hastalığa,ölüme mahkum olmasıyla son bulur.Yazar Raci’nin bu akibeti ile eski edebiyatın yeni edebiyat karşısındaki mağlubiyetini anlatmaya çalışmıştır.A.Cemil’in kız kardeşi ikbal ile Fikretin kız kardeşi arasında da bir benzerlik vardır.İkbal’de tıbkı Fikretin kız kardeşi gibi evlilikte aradığı mutluluğu bulamamış, acı dolu hayatı onu ölüme sürüklemiştir.

A.Cemil’de Fikret gibi az okuyan gururlu, alıngan, yanlızlık duygusuna fazla bağlı bir kişidir.Romanda aşka hemen hemen hiç yer verilmemiştir.A.Cemil’in Lamiaya karşı duyduğu sevgi ise sşktan ziyade bir hülyaya benzer.Onun Lamiaya karşı duyduğu sevgiyi, ulaşmak istediğibir hayat tarzı, refah seviyesi, kısacası hülyalarının tabii bir dünyasıdır. “Lamianın bir başkasıyla evlenmesi A.Cemilinde bütün hülyaların sonu olur.”Mai ve siyah bütünüyle realisttir.Ancak A.Cemil romantik bir özellik gösterir.H.Ziya A.Cemili kusursuz bir şekilde tasvir edebilmek kin adeta onu hayatın gerçeklerinden koparmış silik bir şahsiyet haline getirmişdir.

Eserde yazarın bazan A.Cemile doğrudan doğruya hitap etmesinde romantik tesir hissedilir.A.Cemil babasının ölümünden sonra ailenin geçim yükünü sırtına almasın da, özel dersler vermesin de, ücran bir kazaya kaymakam olarak gitmesin de A.Mithat Efendinin “Felatun Beyle Rakım Efendi, romanında izler vardır.Yine A.Cemilin bu özelliğiyle Ferdi ve Şürekasındaki İsmail Tayfurlada benzerlik gösterir.

A.Cemil duygularını renkli hayalleriyle tasvir etmekten hoşlanır.H.Ziya kahramanlarının duygularını anlatırken resim ve musikiden, göze ve kulağa hitap eden, hayaller kullanmaktan hoşlanır.Mai ve Siyahtan resim ve musiki sadece tesbih,

İstiare, kaynağı olarak değil aserin bütününe hakim olan iki büyük yaratma vasıtası olarak görülür.A.Cemil-Camia piyano çalarkende hülyalara dalıyor, zaten roman tepebaşındaki gazinoda A.Cemilin Waldelmfel’in valsini dinlerken kurduğu hayallerle başlıyordu.A.Cemil dinlediği musiki seslerini renkli hayaller haline getirir.

Bunlar hülyalarına uygun mai sesleridir.Romanın sonuna A.Cemil bütün ümitlerini kaybetdikten sonra odasında sobasa şiirlerini yakarken sokaktan geçen kör bir dilencinin söylediği neşideyi işidir.Bu neşide hayallerini gerçekleştirememiş olan A.Cemil’in hülyalarından kaçıp gitmek istediği yolcu çöllerin siyah musikisidir.Resim ve musiki renk ve ses romanın tamamının da dili kullanış tarzına ve tasvire hakim olan iki temel prensiptir.

Mai ve Siyahda çok canlı tasvirler zarif imajlar, sesler arasındaki akıcılık esere lirik bir özellik kazandırıyor.Vakalar ve şahıslar geniş ve çeşitlidir.Bunlar ana mevzu etrafında usta bir şekilde belirtilmiştir.Yine,

Mai ve Siyahda S.Fünunun,santimantalizmin dargınlığı ahlaki özelliğe sanat ve uslüp ihtirasları bir araya toplamıştır.

“Bilseniz şiirin nasıl bir dile muhtaç olduğunu bilseniz.Öyle bir dilki neye benzeteyim bilmem söyleyen bir ruh kadar açık olsun.Bütün kaderlerimizi, düşüncelerimizi, neşelerimizi, kalbin o bin türlü inceliklerini, Fikrin bin çeşit derinliklerini heyecanları öfkeleri anlatabilsin, Bir dilki bizim beraber grubun mahzun renklerine dalsın düşünsün, Bir dilki ruhumuzla beraber bir yasın acısıyla ağlasın...Bir dilki sanki tamamıyla bir insan olsun” diyen A.Cemil bu sözleriyle S.Fünun neslinin dil ve uslup anlayışını müdafaz eder.

Bütün diğer S.Fünuncular gibi A.Cemilde orta tabakaya mensuptur.A.Cemil’in formasyonu (şekilciliği)S.Fünun neslinin formasyonu, titlikleri, heddetleri yine o neslin özelliklerine benzer A.Cemilin okuyucudan uyandırdığı his, hayranlık değil acımasıdır. “İnsan talihiyle beraber doğar bizim talihimiz memnun olmamak ve hayata intibak edememektir.” Diyen A.Cemil bütün S.Fünun nesli gibi yaşadığı devre ve içinde rastladığı topluma uyamayan fazla Fransız tahlili, hayalperest, marazi vasıflara sahip bir gençtir.Onu sadece uslübu değil hayalleride çevresinden ayırır.Onun bir aşk, birde sanat hülyası mevcut olup o bu iki hülya arasında yolunu bulamayan bir sorhoş gibi gidip gelir.Mai hülyalar içinden karanlık bir uçurumun dibine yuvarlanır.A.Cemil “Bir Ölünün defterindeki Vecdi, Ferdi ve şurekasındaki İ.Tayfur gibi alıngan ufakbir engelle karşılaşınca, ümitsizliğe düşen bir insandır.Bütünüyle Fikrete Benzer yine o karşılaştığı güçlükleri tek başına çözemeyen, başkalarının yardımıyla çözmeye çalışan bir kahramandır.







BİBLİYOGRAFYA

1-Agah Sırrı Levend-Edebiyt Tarihi Dersleri İst.1935

2-İ.Habib Sevük-Edebi Yeniliğimiz

3-İ.Habib Sevük-Tanzimattan Beri Edebiyat Tarihi

4-N.Sami Banarlı-Resimli Türk Edebiyatı

5-A.Hamdi Tampınar-Edebiyat üzerine makaleler

6-R.Eşref Ünaydın-Diyorlar ki

7-Cemil Yener-Bir Romancının Donyaşı

8-Bige Ercilasun-Seveti Fünunda Edebi Tenkid

9-Şemseddin Kutlu-Türk Edebiyatı Antolojisi/Tanzimat Dönemi

10-Cevdet Kudret-Hikaye ve Roman

11-M.N.Özün-Türkçede Roman





MEHMET RAUF



1875 yılında İstanbul’da doğan Mehmet RAUF babasının geçim sıkıntısı çekmesinden dolayı pek sağlam bir tahsil yapamamıştır. Mehmet RAUF rüştiyeyi bitirdikten sonra babası onu bahriye mektebine göndermek ister. Çünkü o dönemlerde okul masraflarını devletin ödemesi babası için aranan bir husustu.

O dönemlerde İstanbul’a gelen tiyatrolara babasıyla giderek edebi açıdan kendinde bir şeyler uyandığını hisseder. Bahriye mektebinin yapılan imtihanına istemeye istemeye katılır ve kazanır. Okulu bitirdikten sonra çeşitli yerlerde vazife yapar. İstanbul’da bulunduğu sırada Halit ZİYA’nın Nemide adli romanını ele geçirir. Bu roman onun edebi şahsiyetini geliştirmesinde büyük etki gösterir. 1908’de yazdığı Zambak adlı hikayesinin müstehcen olduğu ileri sürülür ve görevinden alınır. Halit ZİYA ile mektuplaşıp,İstanbul’da çıkan resimli gazetede Rauf Vicdani mahlasıyla çeşitli hikayeler yazıp Servet-i Fünun’a intisap eder. Daha sonra yazılan Edebiyat ve Hukuk adlı makaleden dolayı bu dergini kapatılması onu çok etkiler. 1908 yılından sonra geçim endişesiyle bir çok eser yazar. Bu eserleri yazmadan meydana getirdiği Eylül adlı romanıyla en büyük zirveye ulaşır. Ancak daha sonra yazdığı eserlerde piyasa eserleri durumundadır. Yakalandığı bir hastalık onu ölümüne yani 1931 yılına kadar bırakmaz.



EDEBİ KİŞİLİĞİ



Mehmet RAUF’un edebi kişiliğinin gelişmesinde Fransız realist ve naturalistlerinin olduğu kadar üstadı olarak kabul ettiği Halit ZİYA’nın da tesiri vardır. Onda edebiyat merakı tiyatro eserleri ve Ahmet MİTHAD’ın romanlarını okuyup taklit etmekle başlamıştır. Ancak edebiyatla ciddi olarak uğraşması bahriye mektebine girdikten sonradır. Nemide adlı romanı tatlı bir romantizme kaçan taraflarıyla Mehmet RAUF üzerinde büyük tesir uyandırmıştır. Düşmüş adlı hikayesi bu ilhamın ürünüdür. Roman ve hikayelerinde ki alafranga tipler zaman zaman idealize edilmiş cemiyet hayatı ve ile başlayan cümleler,ahlakın aşktan üstün tutuluşu psikolojik temalara özenti,hasta ve sakat çocuklar onun bu ilk devredeki eserlerinde Halit ZİYA tesirini aksettiren özelliklerdir.

Mehmet RAUF’un ilk devredeki Düşmüş ve Gaskonya Korsanları adlı eserleri muhtevalarındaki entrika ve heyecan yüküyle bir deneme devrine uygun özellikler gösterilir.

Mehmet RAUF’un edebi kişiliğindeki 2.devre Servet-i Fünun topluluğuna intisap ettikten sonraki devredir. Bu devre sanat hayatının zirvesine ulaştığı devresidir.





KoNsAnTrE



Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'da Paylaş! Google'de Paylaş!Yahoo'da Paylaş!Live'de Paylaş!
Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink)  
Eski 10-11-2006, 13:44
8969 - ait Avatar
KoNsAnTrE
8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor8969 Varlığını Hissettiriyor
Kayıt : 06/06/2006
Forum : Çok İyi
Ortam : Süper
Yaradılış : -
İkamet :
Yaşı :
Mesleği : Otomasyon
Mesaj Sayısı : 3.369
Uyarıları : 0/0 (0)
Tecrübe : 100
Rütbe :
 

Mehmet RAUF’un edebi kişiliğindeki 3.devre Eylül’den sanat hayatının sonuna kadar devam eden devredir. Bu devrede pek çok eser vermesine rağmen kendi kendini kopya etmekten ileri gidememiş Eylül’de ki başarıya ulaşamamıştır. Hayat mücadelesi onu yazılarıyla yaşamaya mecbur kıldığı için bu devrede Servet-i Fünun’daki başarıya ulaşamamıştır. Bu devrede ki eserleri hayatında çektiği ıstırapların akislerini vermeleri bakımından önemlidir. Onun çektiği bütün acı ve ıstırapları akıcı bir üslupla okuyucuyu da kendi hayatında ki bu girdap içine sürükleyebilecek bir tarzda verdiği görülür.

Yazar Servet-i Fünuncular içinde batı kültür ve adetlerine en fazla yaklaşmış yazarlardan biridir. Resimli gazetede Rauf Vicdani imzasıyla birkaç hikaye, mektep dergisinde de mensur şiirler,hikayeler ve batı edebiyatıyla ilgili makaleler neşretmiştir. Ayrıca kadınlara karşı derin bir zaafı bulunan Rauf

“Süs-Mehasin” gibi daha çok kadınlarla ilgili mecmualar da neşretmiştir. Güzelliğe düşkün olan Rauf’ta doğuştan var olan hissilik Paul Baurget ve Baudleaire’nin tesiri ile birleşince ortaya derin bir ruhi tahlil ve bedbinlik ruhunun hakim olduğu eserler çıkmıştır.



ROMANCILIĞI



Mehmet RAUF’un romanlarında H.ZİYA tesirinin roman tekniği ve realist özellikler bakımından kendini hissettirmekle beraber hiçbir zaman onun ustalığına ulaşamamıştır.

M.RAUF “Bizde Roman” adlı makalesinde realizmin ve natüralizmin müdafaasını yapmasına rağmen bir Servet-i Fünuncu olarak romantizmden bütünüyle kurtulamamıştır. Romanlarında ilk bakışta göze çarpan idealist motiflerde onun realizmden ne kadar uzak olduğunu göstermektedir. Kahramanları genellikle idealize edilmiş tahsilli,terbiyeli,güzel,hayatları konak ve köşklerde geçen kahramanlardır. Bu özellik ondaki H.ZİYA tesirinin ve Garp medeniyetine hayran oluşunun bir sonucudur. Romanlarında ki aşk maceralarının büyük bir kısmı romantizme yakışan hazin sonuçlarla biter. Hiçbir zaman tam bir saadete ulaşamayan M.RAUF’un kendi özel hayatının da bunda önemli bir rolü vardır. Sanat hayatının sonlarında yazdığı hikaye ve romanlarında onun biraz daha realizme yaklaştığını görüyoruz.

M.RAUF’un romanlarında kendi hayatından kuvvetli izler vardır. Onun romanları genellikle bizzat yaşadığı veya yaşamak istediği maceraların hikaye ve roman mimarisiyle birleştirilmiş çeşitli kahramanların şahsında hayat bulmuş birer numunesi şeklindedir. O kendi duygu ve düşüncelerini çağa varmakta kahramanlarını bir vasıta olarak kullanmıştır.

“Sanat sanat içindir.” anlayışına bağlı bulunan M.RAUF’un toplum hayatıyla ilgili tez ve temalara yer vermediği görülür. O daha çok başta aşk olmak üzere hüzün,karamsarlık ve tabiat konularına yer vermiştir. Aşkı en temiz ve masumundan en kirli ve günahkarına kadar işlemeye çalışmıştır. Onun romanlarında ki asıl başarısı insan ruhunun derinliklerine kadar inebilen tahlilleridir. Kişinin iç dünyasını bütünüyle aksettiren bu tahlillerin yanında kahramanların fiziki görünüşleri ve tabiatla ilgili tasvirler oldukça sönük kalmaktadır. Romanlarında ki fikir unsuru az,özel,basit ve dağınık haldedir.

Eylül hariç onun romanları teknik itibariyle pek sağlam değildir. Vakıa,tasvir, tahlil,konuşma gibi roman malzemelerinin birbirlerine göre hacim değerleri ve sıraya konuluş tarzları uygunluk göstermez. Romanlarında Fransız realistlerine bağlı olmakla beraber onun romanlarında daha çok psikolojik romanın öncülerinden olan Paul BAURGET’in tesiri görülür.







ROMAN ANLAYIŞI



M.RAUF’a göre roman belirli bir tarifle sınırlandırılmamalıdır. O Hippolyte Taine’nin “roman öyle bir aynadır ki hayat ve tabiatın bütün çehreleri ona aksetmiştir.” sözünden hareket ederek romanı milli ve asli ahlak ve tabiatı anlatan eserler olarak tarif eder. O H.ZİYA gibi romanı bir grubun tasviri olarak değil bütün hayatın tasviri olarak görür. Hayatta bir çok olay vardır ki romanda asıl bunlar tasvir edilmelidir. Ailelerin kederleri,sevinçleri,aşktan değil aşksızlıktan intihar eden gencin durumu,kayınvalidesinin elinden çekmediği kalmayan bir gelinin hayatı,sefalet içinde kıvranan zavallı kadının ıstırapları işte romanlara asıl konu olarak alınması gereken bunlar olmalıdır.

Ona göre romandaki tipler de gerçek hayattan alınmalıdır. Mesela saygısız bir genç,yalan söyleyen ve maksadına ulaşmak için hiçbir kötülükten çekinmeyen bir insan bu romanlarda anlatılabilir. Roman sosyal hayatın mazbatası olmalıdır. Üslup ikinci planda kalmalı hayatın asıl görünüşü tasvirle tahlil edilmelidir.

Romanda yazar hayat,tabiat ve cemiyet hakkındaki duydu ve düşüncelerini vermektedir. Bunlar gayri tabii tamamen hayali olaylarla da verilebilir. Ona göre roman hayatın manasını okuyucuya duyursun da bunu isterse bir peri hikayesiyle yapsın görüşündedir. Tenkitçi yazarın gayesini ve bu gayeyi ortaya koymadaki başarısını araştırmalıdır. Roman edebiyatta şahsi menfaat fikrinden uzak olmalı sanat için sanat fikrine bağlı bulunmalıdır.

M.RAUF herhangi bir edebi mesleğe bağlanmak gerektiğine inanmıyor. Ona göre bütün nazariyeler birer faraziyeden ibaret kalmış her biri bir başka güzellik göstermiş hiçbirisi mücerret güzelliğe diğerinden fazla hizmet edememiştir.



ROMANLARINDA

1.Konu: M.RAUF’un romanlarında aile hayatını aşıp toplum hayatına ulaşabilen sosyal temalara pek rastlayamıyoruz. O daha çok psikolojik temaları işlemiştir. Psikolojik yönden ele alınan temaların başında da aşk gelir. Ferdin iç hayatını anlatan bu romanlarda aşkın doğurduğu elemler ve kederler bir takım hayaller ve hayal kırıklıkları işlenmiştir. Eylül’de ahlaki bağlar ve sosyal hayat içinde ümitsiz bir macera haline gelen aşk ele alınmıştır. Ferday-ı Garam da önce başka duygu çehreleriyle göründükten sonra ortaya çıkan aşk bir genç kız kalbinde hayal kırıklığıyla son bulan aşk Böğürtlen’de çok geç ve güç elde edilen bir aşk Halas’da aşkların en yücesi olan vatan aşkı,Yara’da anne fedakarlığı ile feda edilen bir aşk macerası işlenmiştir.

Duygu örgüsü bakımından en kuvvetlisi olan Eylül’dür. Onun romanlarında aşktan sonra ikinci önemli mevzu musikidir. Onda musikiye karşı ilginin doğmasını sağlayan H.ZİYA olmuştur. Kahramanları da kendisi gibi bu musikiyi tanır ve zevk alırlar. Onun romanlarında musiki unsuru kahramanları arasında aşkın doğmasını sağlayan önemli bir unsurdur. Mesela Eylül’de musiki Suat ile Necip’i bulundukları realiteden uzaklaştıran onları hayal alemine sürükleyen bir unsur olarak görülür. Ahlakı kocasına olan düşkünlüğü ve ağırbaşlılığı ile kendi üzerinde önemli bir tesir uyandıran Suat’ı bu özelliklerinden dolayı çok beğenen Necip onu musikinin verdiği ilham ile muhayyilesinin süslediği bir aleme götürür. Onun sihri ile kendi izdivacı arasında bu ilham sonucu bir münasebet kurmaya çalışır.

Eylül’de musiki ruhları birbirine yaklaştıran önemli bir unsurdur. M.RAUF’taki musikiye olan bu düşkünlük aynı zamanda S.Fünun topluluğunun da genel karakterlerindendir. O romanlarında musiki sohbetlerine de geniş yer vermiştir. Batılı bestecilerin hayatlarını iyi bilir. Bu bilgiler doğrultusunda cereyan eden musiki sohbetleri kahramanlarına zevkli anlar yaşatır. Batılı bestecilerin hayat ve aşklarını anlatırken kahramanlarının da onlara benzemesini arzu etmiştir.

M.RAUF’un romanlarında cemiyet hayatını aksettiren olayların çok az olduğu görülür. Bu sosyal unsurlar zayıf,basit bir çevre tasviri olmaktan ileri gidememiştir. S.Fünuncuların sosyal hayattan uzak oldukları iddialarına karşılık olarak yazdığı Ana-kız,Fenerci,Eyüp Yolunda,Küçük Remzi hikayeleri de yerli hayatı aksettirmeleri bakımından önemli sayılabilir. Ancak bunlarda bile sosyal hayatı bütünüyle bulmak mümkün değildir. Onun romanlarında şüphe,saygı, sevgi gibi temalarda işlenmiştir. Onun romanlarında vakıa psikolojik muhtevanın hacmine uygun olarak bazen basit,bazen ağır,bazen karışık ve hareketlidir. Psikolojik muhtevanın dar tutulduğu romanlarında vakaların daha hareketli,kişi kadrosunun daha kalabalık olduğu görülür.

2.KİŞİLER: M.RAUF’un romanlarında ki kahramanların büyük bir kısmı idealize edilmiş varlıklı ailelerden kişilerdendir. Mürebbiyeler elinde yetişen iyi öğrenim gören yabancı dil bilen hassas,edebiyat ve musikiden anlayan bu kişilerin aşktan başka bir düşünceleri,aşk acısından başka da bir acıları yoktur. Çoğu mirasyedidir. Ama mutlu değillerdir. Bunun sebebi ise aşklarıdır çünkü bu aşklarında ihanete uğramışlardır. Bu ihanetler onların hayal kırıklıklarına yol açmıştır. Hatta karısına ihanet eden bir erkek karısını mutsuz etmesine rağmen kendiside sevdiği kadından ihanet görerek karamsarlığa düşebilir.

Onun romanlarında ki kahramanlar çeşitli isimler altında M.RAUF’u temsil eden,onun arzu ettiği hayatı yaşayan,onun duygularıyla hisseden ideal kişilerdir. Bir romanında ki kahramanını başka bir romanında başka bir isimle görmek mümkündür. Eylül’deki Süreyya,Suat,Necip-Böğürtlen’deki Müjgan-Halas’taki Nihat gerek fizyolojik yapılarıyla gerekse psikolojik yapılarıyla diğer kahramanlardan ayrı sayılabilecek tiplerdir.

Yazarın romanlarında ki birinci derecedeki kahramanların idealize edilmek düşüncesiyle psikolojik yapıları üzerinde fazla durulduğu için,bunların fizyolojik yapıları ihmal edilmiştir. Bu yüzden onun romanlarında ikinci derecedeki silik şahsiyetlerden bir kısmı fizyolojik yapıları bakımından birinci derecedeki kahramanlardan daha keskin çizgilerle belirtilmişlerdir. Mesela:Eylül romanındaki Hacerle-Fatin fizyolojik yapıları bakımından Suat,Necip ve Süreyya’dan daha keskin çizgilerle belirtilmişlerdir. Kısacası onun kahramanları,realist özellikleri aksettirmekten uzak idealize edilmiş kişilerdir.

KADIN KAHRAMANLAR: Onun romanlarındaki kadın kahramanlar genellikle soluk benizli ve kumraldırlar. Musikiden zevk alırlar. Mutlaka piano çalarlar. Fransızca bilirler. Yürüyüşleri,edaları ve bakışları ile erkekleri kendilerine bağlarlar. Evli olanların hiçbirisi kocasıyla mutlu değildir. Çoğu Avrupa’dan gelen bir akrabaya veya tanıdığa aşıl olurlar. Başta Suat olmak üzere birkaçı dışında hemen hemen büyük bir kısmı erkekleri sefalete düşürmekten zevk alırlar ve buna üzülmezler. Genellikle romantik mizaç taşıyan bu kahramanlardan bir kısmının sağlam iradeli nefislerine hakim,ahlaki değerlere önem veren birer özellik göstermeleri onları tabilikten ayırır. Bunlar oldukları gibi görünemeyerek yazarın kendilerinde görmek istedikleri vasıflara bürünmüşlerdir. Tabii bu durum onları istedikleri gibi hareket edememelerine sebep olmaktadır. Romanın son sahnesinde görülen yangın sahnesini yazarın neden çıkardığı bilinmemektedir.

ERKEK KAHRAMANLAR: Rauf’un romanlarında görülen erkek kahramanlar birçok aşk macerası geçirmiş ve hepsinden de yara almışlardır. Kadınlar hakkında menfi fikirlere sahip olup evlenmekten çekinirler. Musikiye düşkün,edebiyat sevgisiyle dolu bir kısım kahramanlar son derece duygulu kişiler olur. Bu özellikte ki kahramanlar doğrudan doğruya yazarın kendisine benzerler. Kadınlar hakkında menfi fikirlere sahip olmaların rağmen yinede onlara inanmaktan kendilerini alamayıp ihanete uğrayarak büyük bir ruhi çöküntüye düşerler.

3) ÇEVRE: Romanlarında realizmi idealizme feda eden M.RAUF hemen hemen bütün romanlarında mekan olarak Boğaziçi ve adalardaki konak ve yalıları seçmiştir. Onun romanlarında tabiat tasvirleri de önemli yer tutar. Tabiat daha çok insanın ruhunda ki galeyanları dile getiren ona eşlik eden bir dekor halindedir. Tasvirlerinde kelimelerin fonetik özelliklerinden de istifade ederek manzarayı bu özellikler uygun olarak vermiştir. Eserlerinde zaman zaman okuyucuyu peşinden





KoNsAnTrE



Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Facebook'da Paylaş! Google'de Paylaş!Yahoo'da Paylaş!Live'de Paylaş!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Konu Seçenekleri
Modları Göster


Okuduğunuz Konuya Benzer Konular
Konu Konuyu Açan Forum Cevaplar Son Mesaj
Tanzimat edebiyatı 8969 Türkçe, Edebiyat 2 17-06-2006 11:37
II.Meşrutiyet sonrası Türk edebiyatı 8969 Türkçe, Edebiyat 1 17-06-2006 11:34
Edebiyat-ı cedide (Servet-i fünun edebiyatı) 8969 Türkçe, Edebiyat 0 17-06-2006 11:30
Fecr-i ati edebiyatı 8969 Türkçe, Edebiyat 0 17-06-2006 11:29
Halk Edebİyati 8969 Türkçe, Edebiyat 3 12-06-2006 11:09



Nav Item BG